Skip to content

December 9, 2010

REPULSION / ROMAN POLANSKI

REPULSION / ROMAN POLANSKI

Yönetmenin apartman üçlemesinin ilk ayağını oluşturan siyah-beyaz filmi Repulsion, psikolojik gerilim türünün en başarılı filmleri arasında gösterilmekte ve tıpkı en iyi performanslar arasında gösterilen Catherine Deneuve gibi aldığı beğenileri hakketmektedir. Carol’un deliliğiyle ilgili sona sakladığı kareyle beraber, verseydi iyi olacağı ekstra ipuçları, izleyiciyi daha memnun ediyor olurdu ama yine de gerilim ile beraber merak, yalnızlık ve bezmiş duygularını iyi bir şekilde hissettirmiştir.

Henüz filmin başında izlediğimiz göz sahnesi aslında filmin garipliği hakkında ilk ipucunu veriyor; ki garip kelimesinin bu film için çok yerinde bir kullanım olduğu kanaatindeyim.

Sıradan hikaye akışlarında var olan yapının dışına çıkmış ve Carol’un deliliğine işaret eden olayları en başta deliliğe zemin oluşturmak için göstermek yerine, kiminin hayran kaldığı, kiminin de ne gerek vardı bu kadar dedirtmesine sebep olan filmin bitimiyle gördüğümüz sahne, bu deliliğin sebebini yine çok kişisel bir yolla ifade etmektedir. Bu noktada Polanski, seyircisinin hem sabır hem de güçlü çıkarım yetisine güvenmiş olmalı ki çözüm noktasını filmin bitiminde, tek bir resimle ifade ederek göstermiştir. Filmin diğer vurucu noktası ise açılışta bizi tedirgin eden göz sahnesinin, filmin sonunda da var olması ve karakterin çocukluğuyla bağlantı kuruyor olmasıdır.

Bir çok dergi, eleştirmen ve site tarafından en iyi performanslar arasından gösterilen Catherine Deneuve, bu övgüyü fazlasıyla hakketmiştir; zira yatakta debelenirken yaşadığı sıkıntıyı adeta bize de yaşatıyor ve kalkıp pencereyi açıp biraz hava alma ihtiyacı hissettiriyordu. Bir oyuncunun  yaptıklarına izleyiciyi ikna etmesi, hareketlerindeki mantığı veya mantıksızlığı izleyicinin algılamasını sağlaması çok kolay bir özellik olmasa gerek. Senaryoyu çok iyi anlamış olmalı ki, karakter gelişimini bizi rahatsız etmeden, başarılı bir şekilde sürdürüyor; bir sure sonra gördüğü halüsinasyonları yadırgamadan kabul etmemizi sağlıyordu. Hatta o psikolojik gerilim esnasında yaşattığı sıkıntıya, gerginliğe ek olarak bir yandan da garipliğine en ufak bir ipucu bulmak için antenleri açmamıza, bir ayrıntıyı mi kaçırdım acaba kuşkusuna neden oluyordu. Antenleri açma ihtiyacı duyuyorduk çünkü onu fazlasıyla seven, deyim yerindeyse peşinde koşan, bir randevu almak için takla atan, ona aşık bir adam var. Ablası ayni şekilde ona gayet iyi davranıyor, seviyor, bir problemi olup olmadığını sorup, ilgileniyor; iş arkadaşları hakeza. Hayatında bir problem yokmuş gibi gözüküyor. Fakat gel gör ki kızımız melankolilerde, çeşit çeşit takıntılarda bazen de hayaller aleminde. Sonuç olarak karaktere çok iyi can vermiştir ve aldığı övgüleri sonuna kadar hakketmiştir.

Afişlerin birinde film şu cümle ile anlatılıyor: “Bir bakirenin rüyalarının korkunç dünyası, beyaz perdenin korkunç gerçeğine dönüşüyor”. Halbuki filme ismini veren iğrenme, itme, antipati duygusunun vurgulandığını da görebiliriz çünkü filmin meşhur sonundaki sahneden çıkarım yaparak  Carol’un erkeklere daha doğrusu erkekle cinsel ilişkiye karşı bir tiksinme duygusuna sahip olduğu sonucuna varılabilir ve bu sonucu onu çok seven aşığıyla öpüşmesinden sonra neredeyse hiçbir kadının vermeyeceği bir iğrenme tepkisiyle teyit edebiliriz. Bu noktada filmin isminin, izleyici için çok da iyi bir yönlendirici olduğunu görüyoruz. Onda cinsel dürtüler uyandıran iki erkeği de oldurmuş ve cinselliğin onun gözünde ne kadar da berbat bir duyguya dönüşmüş olduğunu göstermiştir.

Zor bir film olduğunu kabul etmekte fayda var, insanların deliliğe bir nevi tahammülünü de ölçen garip bir film.

Read more from Sinema

Leave a Reply