Skip to content

September 27, 2012

Benim Adim Kirmizi

Bu şahane kitaba eleştiri yazmayı kendimi borç bilirim.

“Bu dünyanın güzelliği ve sırrı ancak ona sevgiyle gösterilen dikkat, ilgi ve şefkatle ortaya çıkar”

“Sen hic at resmi gordun mu?”

“Biz Ademogullari, vicdanimiz ve aklimizla bir seyin cirkin ve yanlis oldugunu bilmemeize ragmen o seyden cok zevk de alabiliriz”

 

Kafamdan bu kitabi gecirdigimde sahneler kenarlardan ortaya dogru hizlica hareket edip, sonunda rengarenk bir filmi, biraz tozlu, huzunlu kahverengi tonlarinda cevirmeye basliyor. Bir yandan Kara’nin o ne kadar yaslanirsa yaslansin evrenin sirrini kavramasina engel olan mongol, derinliksiz, ezbere bakis acisi ama ayni zamanda kalbi hassas, askla dolu halleri; bir yandan Sekure’nin edepsiz ama bir o kadar evcil, cocuklarina asik, disaridan sert gozuken halbuki icinde yarali ve deli gibi kararsiz durumlari aklima geliyor.
Kitap incremental bir sekilde ileriliyor, zeminini hazirlamadigi veya oncesinden bilinmesi gereken bilgileri cok iyi bir sekilde okuyucuya yediriyor ve bu sayede sonraki bolumlerin de tipki ilk bolumler gibi harikaliktaki devamliligini surduruyor. O yuzden cok guzel bir kitap diyoruz zaten: gerekli altyapiyi sagladiktan sonra anlatmak istedigi dusunceyi veriyor ve her bolumde daha fazla ilgimizi cekiyor.

3 usta nakkasin, Kelebek, Leylek, Zeytinin anlattigi 3er hikaye belki de butun kitabin ozeti olarak gosterilebilir; zira Kelebek, Uslup ve Imza ilgili, Leylek, Nakis ve Zaman, Zeytin de Korluk ve Hafiza uzerine ucer hikaye anlatiyor… Bilmiyorum bu hikayeleri kac sefer ardarda okudugumu ama hala okumaya doyamiyorum. Ayrica bana kalirsa anlasilirlik acisindan da cok dogru bir sira takip edilmis ve anlasilmasi en zor konu oan Korluk ve Hafiza’yi Zaytin’e anlattirarak, onu benim gozumden digerlerinden farkli olmasini ve de ondan suphelenmemi saglamistir.

Kitaptaki can alici bir bakis acisi olan Uslup’un bir noksanlik olarak ifade edilmesi, Kelebek tarafindan baslatiliyor ve kitap ilerledikce Hafiza ile belli bir Zaman sonra ilsiki kuruyor. Onemli kavramlarin bas harflerini buyuk yazdim ki, kitabin git gide yogunlasip, artik kendini tek bir kanala sokmasini ve bir butun haline gelmesini vurgulayayim. Usta bir nakkasin hicbir kusuru temelsiz degildir diyor bir yerde, bu bakis acisi nakkasin ne kadar gecmiste ogrendigi uslupleri unutmaya calisirsa calissin, Zamani geldiginde Hafizasina bir zamanlar girmis olan Uslup’u aciga cikararak kusur isleyeceginden bahsediliyor. Zaten katil de tam olarak kitap boyunca islenip Ustat Osman’in Nedime usulu olarak bahsettigi bu bakis acisi sayesinde bulunuyor ve bize oncesinden kestirebilmemiz icin ipuclari veriyor.
Bunu kitapta cok guzel ifade eden bir yerle ozatleyecegim:
“Dayanmasindan cikaiyorum yesil”
Hikiayeleri buradan okuyabilirsiniz: Kelebek, Leylek, Zeytin

Kelebek’in bu hikayelerle ilgili soyledigi su soylem, onlarin amaclarini cok acik bir sekilde ifade ediyor (yalniz ilk basta iliskisiz gibi gozukebilirler ama butun yaziyi okuduktan sonra tekrar goz gecirin, her sey aslinda gayet anlasilir cunku bende aynen oyle oldu):
“Birinci hikaye uslubun bir kusur oldugunu gosterir”
“Ikinci hikaye kusursuz resmin imza istemedigini gosterir”
“Ucuncu hikate de, birincisiyle ikincisinin aklini birlestirir ve o halde imza ve uslup kusurla kustahca ve aptalca boburlenmekten baska bir sey degildir, bunu gosterir”.

Uslup’un Hafiza ile olan iliskisini anlatmak acisindan:
“Butun hayati boyunca onbinlerce kere at resmi cizen ustat nakkasin kalemi, en sonunda Allah’in tasarladigi st rsmine iyice yaklasir ve bunu kendi ruhundan ve tecrubesinden bilir. Elin ezberden bir anda cizdigi at, huner, cile ve bilgiyle cizilmistir ve Allah’in eatina yakin bir attir. Ama elin hicbir bilgi biriktirmeden, ne yaptigini bilip dusunmeden ve padisahin kizinin kulagina dikkat etmeden cizdigi kulak bir kusur olur hep. Kusur oldugu icin de her nakkasta farkli olur, yani bir cesit imza.”

Leylek’in hikayelerde bashettigi Zaman kavrami, kisaca naksin zaman ile karismasi diyebiliriz. Bunu yapabilmek icin de Elif hikeyesinde anlatilan dehsetengiz hikayede bashedilen ve naksin miladi olarak sayilan Ibni Sakir’in Mogol istilasi sirasinda minareye cikip butun sehrin yagmalanasini, kutuphanelerin yakilisini, onbinlerce kitabin Dicle’ye atilisini gormesi gibi; alemi Allah’in gordugu yerden, yukaridan, ufuk cizgisi cizilerek ve icten bir aciyla resmetmek gerektiginden bahsediliyor. Ve bu kuralin disina cikilmasi halinde Cim’deki Muhammed Horasani gibi hapsirirken kor olup, iki gun sonra nakkashanenin yuksek tas merdivenlerinden dusup olecegini soyluyor.
Yalniz kitabin ilerleyen bolumlerinde yine Zaman kavrami uzerine ama nakis yerine nakkasin zamanla iliskisi noktasinda, Leylek’in bahsettiginden ayrilan onemli bir konsept de ortaya cikiyor. Bu konseptte nakis degil de nakkas, resmin zamanina dahil olup artik onunla karismis oluyor; zira Ustat Osman o tozlu saray odasinda efsanelerin resimlerine bakarken, eski ustatlarin, gunler, haftalar boyu hic kipirdamadan efsane bir resme bakarak kor olmalari halinde ruhlarinin o resmin sonsuz zamanana en sonunda karisacagini bildiklerinden bahsediyor. Bir kere “resmin zamanina karismak” kavrami oldukca guclu bir kavram. Bir insanin resmin zamanina karismasini istemesini dusununce, aklima Kurk Mantolu Madonna’daki porteye asik olma sahnesi geliyor. Orada, karakter sistem carklarina tutunamamis ve ayri bir dunya arayisi icerisindeydi ve burada da ayni tespiti su sekilde surdurebiliriz: Resim o kadar etkileyici, cekici, o kadar sahip oldugun/gordugun her seyden daha cok o kadar guzel ki, artik icinde bulundugun ortam seni sikiyor ve daha fazla durmak istemiyorsun cunku resmi ve resimdekileri deli gibi kiskaniyorsun ve onlarin yanina gitmek istiyorsun. Bir nevi ruyanda gordugun hayata ozlem duyuyorsun, sana hep baska diyarlarda oldugu anlatilan efsanelerde bulunmayi istemek gibi. Daha da benzer ornek bulunabili. Burada yazar zaman zaman ozendigimiz hayatlara ozlemimizi ifade edercesine, resmin zamanina karismak istememizden bahsetmis ve belki de nakkasin “resmin zamani” kavrami uzerinden Hafiza’da en guzel haliyle durmaya dogru bir bakis acisi belirtmistir.

Ilk bolumlerde beni en cok sasirtan ve uzerinde dusunmemi gerektiren dusunce:
“Hatirlamak gordugunu bilmektir. Bilmek Gordugunu hatirlamaktir. Gormek hatirlamadan bilmektir. Demek ki naksetmek, karanligi hatirlamaktir.”. Kisacasi naksetmek hatirlamaktir. Tahmin edilecegi gibi bunu Zeytin soyluyor.
Ilk basta algilayamadim ve kelime oyunu gibi geldi ama yine de kirmizi ile isaretledim sonra bakarim diye cunku kelimeleri anliyorum ama cumle olarak hicbir sey ifade etmiyorlar. Halbuki okudukca corap sokugu gibi cozulen manalar, daha sonra bana bu cumleyi o kadar sevdirecekt ki.
Bir kere yazarin hatirlamak kavramina cok farkli bir anlam yukledigini soyleyeyim. Hatirlamak aslinda bir zamanlar Allah’in en guzel haliyle yarattigi seyi gormektir, yani hatirlayinca aslinda bahsetmek istedigimiz seyin en guzel halini gormek istedigimizi soyluyoruz.
Karakoyunlu Cihan Sah tarafindan baskasina daha guzel kitabi yapamasin diye kor edilen Seyh Ali, kor haliyle Cihan Sah’in bas dusmani olan Akkoyunlu hukumdari Uzun Hasan’a gidip alemin en guzel kitabini naksetmistir. Bunu yaparken de “gozlerim bu dunyanin pisligine artik hic takilip oyalanamdigi icin, Allah’in butun guzelliklerini hafizamdan en saf sekliyle cizebilirim” demis. Hafiza, guzelligin asil kaynaginin oldugu yer olarak isaret ediliyor ve oraya ulasmak icin de bir nakkasin erisebilecegi son nokta olan (en guzel nokta) korluk makamindan bahsediliyor.
Yine Hafiza mevzusu ile ilgili, nakkaslar kendi gozleriyle gordukleri alemi degil, hafizalarinda olan saf olan, Allah’in gordugu alemi resmetmeye calisiyorlar. Ozellikle Eniste’nin oldukten sonraki yasaminda evrenin sirrini gormus bir halde bahsettigi Allah’a yakin olma hali Hafiza kavramini iyice belirginlestiriyor (yaziyi cok uzatmasin diye suraya koydum).

Ve tabiki bu kitabi her okuyani etkileyecek olan “Korluk” kavrami, naksin en derin yeri, Allah’in karanliginda belireni gormek. Zaten korlukten “Allah’in kadife karanligi” olarak bahsetmesi bile kendi basina dusunulmesi gereken bir konu. Kitap boyunca vurgulanan mana ise bana kalirsa yine Zeytin’in Tarihi Rasidi yazari Mirza Muhammet Haydar Duglat’in agzindan soyledigi: “Kor nakkasin hatiralainin Allah’a ulasrtigi yerde, mutlak bir sessizlik, mutlu bir karanlik ve bos sayfanin sonsuzlugu vardir” cumledir.

Korluk ve hafiza kavramlari kitap boyunca sik sik iliskili olarak karsimiza cikan kavramlardi. Bunu belki de en guzel ozetleyecek hikaye de Zeytin’in anlattigi 2. hikaye olarak ozetlenebilir diye dusunuyorum (buradan okuyabilirsiniz).

 

Kitaba ayri bir boyut katan diger bir konu ise Orhan Pamuk’un butun kitaplarinda hissedilen Dogulu-Batili catismasidir (Dogulu gozunden Bati ve Batili gozunden Dogu) zira kendisi de Turkiye’deki her yazar gibi Turkiye’nin iki asirdir batiya entegra olma cabalarindan etkilendigini soylemistir. Ayni zamanda gunuzmuzdeki resimden bahsetmek istemedigini cunku gunumuzdeki resmin buyuk oranda bati taklidi oldugunu ve orjinallikten uzak oldugunu soymesti BBC’nin kaydinda. O yuzdendaha orjinal parcalarin oldugu zamana ve bu ozenmenin, taklidin, adini ne derseniz deyin, koklerini arastirmak amacindan bahetmsiti.
Naksin asil amaci Allah’in gordugunu resmetmedir ve Allah’in gordugunu veya bize gor dedigini en saf haliyle ancak korken gorebiliriz; o yuzden korluk butun nakkaslar arasinda en yuksek makamdir. Hatta bazi usta nakkaslar, iyice yaslandiklari vakit eger korluk onlara Allah tarafindan nasip edilmemisse, bundan utandiklari icin ya kor taklidi yapar ya da kendilerini kor ederlermis (kitapta oyle bir sahne vardi, dehsetle okudum). Frenk usullerince resmeden batililar ise resmi Allah’in gor dedigini gormek icin degil de, kendi gozlerinin gorduklerini resmettikleri icin dogrudan gunah isler ve eger bir kopek ressama padisahtan daha yakin ise o resimde daha buyuk gozukur ve padisahtan daha ustun gozukur. Bu gavur tarzi ise, dogulu nakkaslar tarafindan kabul edilebilir bir sey degildir cunku onlar gozun goruverdigi her seyi gozun goruverdigi gibi resmediyorlar, bizler ise baktigimizi.
Frenkler kardinalleri, kopruleri, ahirlari, okuzleri sanki hepsi Allah’a gore ayni onemdeymis gibi, golgeleriyle beraber cizerler. Sanki insan golgesi bile butun ayrintisiyla cizilecek kadar onemli bir mahluk mudur? Halbuki bizler oyle resmederiz ki, bir ata bakan adam, Frenk usullerince oldugu gibi atin resmine degil de, atin kendisine bakiyormus izlenimi vermek isteriz.

Yukarida da bahsini ettigim Ustat Osman’in, hazine odasinda yillarca nakkaslara naksin zirvesi olarak anlatilan efsane meclisleri, bostanlari bizzat gozleriyle gorerek aldigi hazzi ve duydugu kederi, o kadar derin ve o kadar icten duydum ki; o an sanatin bir hazzi olduguna icten sahit oldum.
“O zamanlar yedi sekiz resimli siradan kitaplara hayran olan biz Osmanli nakkaslari iicn, icinde iki yuz elli kocaman resim olan bu kitaba bakmak, muhtesem bir sarayi herkes uyurken gezmek gibiydi”
Bununla beraber topun gelmesini bekleyip padisahin gozunun icine bakamamasi ve iki asigin birbirlerine gore istiflerini tasvir ettigi bolumlerde, zihnim hep sanattan alinan o hazzi animsadim ve beni giderek sanatin apayri bir yonune, sanatcinin etkilenmesinden etkilenmeye dogru goturuyordu. Zira artik biz resmin ne kadar guzel oldugunu arka plana itiyor ve yazarin o meclisi anlatirken duydugu hazza ve etkilenis bicimine hayran kaliyorduk.

Orhan Pamuk’un oyle cok sevdigim bir ozelligi var ki, film karesi gibi bir sahneyi bir cumlede anlatabiliyor.
Onun disinda sahane benzetmeleri var:
“Dunyanin sonuna geldigi duygusuyla, yasli gozlerle birbirimizi oksayarak eski guzel gunleri anmamizda harem kadinlarina ozgu bir sey de var”

Beni kitapta en cok huzunlendiren cumle: “Kitaplar indsanin mutsuzluguna teselli sandigimiz bir derinlik katar yalnizca”.
Zaten bence kitapta bazi bazi o kadar hazin ve derin ifadeler var ki, Orhan Pamuk’un bazen tum kitabi sirf bu ifadeleri anlamlandirmak, altini doldurmak, neden oyle dusundugunu anlatmak icin yazdigini dusunurum.
“Benim gibi adamlar icin yani aski ve aciyi, mutluluk ve sefaleti eninde sounda ezeli bir yalnizligin bajanesi haline getiren benim gibi keder erbabi icin, hayatta ne buyuk sevincler olur, ne de buyuk uzuntuler.”. Orhan, tamam bu realitenin farkindasin belki ama boyle sak diye bir cumlede itiraf edilir mi be adam, kalbime indiriyordun nerdeyse!
Yine ayni etkiyi yaratan bir diger cumle de, Ustat Osman’in hazine odasinda yukarida anlattigim Seyh Ali Tebrizi hikayesinden yola cikarak farkina vardigi aci gercek (kimine umut vaad edebilir) olan: efsane kitaplardan, korken yapilmis ikincisinin resimlerinin daha yalin ve saf, birincisinin renklerinn ise daha canli ve hayat dolu oldugunu gormek; dolayisiyla korlerin hatiralarinin hayatin acimasiz yalinligini ortaya cikardigini ama canliligini oldurmesini hatirlatmasi, bize belki de uzerinde gunlerce dusunecek bir sarsinti gecirtiyordu. Bu hakikaten kitabin apacik bir bicimde ama sir olarak verdigi cok acimasiz bir gercek. Kabul edelim veya etmeyelim: bir sure sonra bize renk veren tum vasiflarimiz solacak, vucut heyecan uretemeyecek ve ozune donus olarak ifade edilebilecek en yalin ve saf halimize iltica islemi baslayacaktir.
Yalnizlik ve mutsuzluk temalari kitaba cok hakim.

Diger ilgimi ceken konsept ise, yine Ustat Osman’in sarayin hazine odasinda kendine kendine sordugu can alici soru olan :”ama simdi istiyor muyum bunu?”. Surada geciyor.

Kitabin bakis acisini ve mizah anlayisini goz onunde bulundurarak keske icinde “Ben, Şaşı” gibi bir bolum olsun isterdim.

Elestiri cok uzayacagi icin aldigim butun notlari yazmayacagim ama ‘Nakkasin bir uslubu olmaz, nakkashanenin bir uslubu olur’ bakis acisi da bayagi hosuma gitti.

Fakat bu kitapla beraber Orhan Pamuk’un mizah anlayisina hayran ki hayran kaldim zira bir cok yerde oyle kahkahalar attim ki, bir anda yaptigi ince serzenisler, minik itiraflar beni benden aliyordu.

Kitapta itirafvari cumleler de vardi sanki, ornegin Acem nakkaslarin her zaman Osmanli nakkaslarindan daha ustun olduklari, Ustat Osman’in baskalarini elestirdigi noktalarda kendi hatalarini da soylemesi gibi. Ayni zamanda satir arlarinda o kadar bilge ifadeler kullaniyor ki, bu ozelligini de cok seviyorum cunku Pamuk’un satir aralarinda sakladigi bilgeligi bana minimalist bir tavri andiriyor, kafamiza vura vura egitme cabasi kesinlikle gutmuyor zira en onemli seyi sanki cok olagan bir seymis hvasinda veriyor.

Bu duzenli yapiyi farkedince, Orhan Pamuk’un TRT’de izledigim Harvard’ta yazarlik uzerine verdigi derslerinin kitaplastirilip “Saf ve Dusunceli Romanci” adi alltinda yayinlanan kitabi ile ilgili yaptigi uzunca bir roportaji hatirladim. Orada cogu tandigi yazardan daha fazla hazirlik ve plan yaptigindan bahsetti. Bu yapiya sahit olmak bunun apacik bir gostergesi. Ki konulari anlasilirlik uzerine bolup, duzenli bir sirada vermesi, onun konuya ne kadar da hakim oldugunu gostermesinin yaninda okuyucuya nasil zevk aldiracagini bildigini de gosteriyor. Ustat Osman’in saray odasinda karistirdigi efsane nakislari anlatan bolum bana gore kitabin zirvesidir ve simdiye degin bir yeri okurken hic o kadar tatli bir duygu hisstememistim. Ek olarak, katilin verdigi gerlim, nakkaslarin her birinin teker teker hicbir ipucu vermeden digerlerini suclamasi vs. gercekten kitabi cok ama cok ileri bir duzeye tasiyor.

Kitaba ismini veren Benim Adim Kirmizi hikeyesine gelince ise, Orhan Pamuk’un belki de kitapta en az anladigim kismi diyebilirim. Kitapta bahsedilen cok ozel bir tonu ve kivami olup, kan kirmizisina benzeyen bu kirmizi, Tebrizli buyuk ustat Mirza Baba Imami’nin sirri da kendisiyle birlikte mezara giden kirmizisidir. Eniste’nin linkini verdigim yerde bahsettigi olumden sonra gordugu ve alemi dolduran kirmizisidir. Keske bir gun soru sorma imkanim olsa da aklimdaki butun sorulari sorabilsem diye dusunuyorum ama bir yandan da her kitapta anlasilamayan yerlerin olmasi gerektigini de savunuyorum. Sonucta bir sanat eseri her zaman en derinlerde cok ama cok kisisel his kirintilari barindirir ve bunu bu kirintilarin sahibi disinda kimsenin bilmesine gerek yoktur, ki bilse de tam anlamayacatir. O yuzden imkanim olsa belki de sormam.

Belki de elestirecegim bir nokta olarak, cok karakterli kitaplarda merkez bir karakter olmasinin zor olmasindan oturu, hafizalara kazinacak bir tipin olmamasi gormek istedigim bir seydi diyebilirim; ki buna ragmen Katil uzerine daha fazla calisilip, onu belki daha akilda kalici kilabilirdi gibi geliyor.
Onun disinda kitabin bir cok farkli bakis olmasindan midir nedir ama bazi yerlerde, bazi cumlelerin / benzetmelerin havada kaldigini hissettim, sanki onceden konulmus ama cikarip cikarmamakta kararsiz kalinmis gibi, isteyenlere daha fazla ayrinti verebilirim.
En belirgin olarak elestirecegim konu is Kara ve Sekure’nin askinin nedense sadece Kara’nin ta ilk basta bahsettigim derinliksiz/azgin ve kitabin sonunda da bizzat yazarin kendini itiraf ettigi kisimda dedigi gibi ‘saskin’ hallerine ve Sekure’nin ha bire kararsiz ama acayip (tam anlamlandiramadigim) gel-gitlerine hizmet etmesi diyebilirim. Bu belki de siradan bir ask orgusunun disina cikmak icin planlanmis bir aksiyondur ama kitabin enjekte ettigi cok derinlikli kavramlar/dusunceler yaninda bu amac bence cok ama cok sonuk kaldi. Yani Sekure’yi, cocuklarini, hasani kitaptan cikarsak benim icin cok farketmezdi diyebilirim (Ester cikmasin ama).

Sonuc olarak beni buyuleyen bir kitapti ve etkisinin uzun yillar surecegini ve her bir sayfanin film karesi gibi tasvir edildigi bu kitabin anilarinin surekli hafizama gelip zamanla kendimle karistirip ortaya kendi uslubumu cikarmayi umuyorum.

Read more from Kitap

Leave a Reply