Skip to content

September 29, 2012

Bana Leylek Derler – ÜÇ NAKIŞ VE ZAMAN HİKÂYESİ

ÜÇ NAKIŞ VE ZAMAN HİKÂYESİ

Elif

Bundan üç yüz elli yıl önce, Bağdat’ın Moğolların eline düştüğü ve acımasızca yağmalandığı soğuk şubat günü
İbni Şakir, yalnız bütün Arap âleminin değil, bütün İslam’ın en namlı ve en usta hattatıydı ve genç yaşına

rağmen, Bağdat’ın dünyaca meşhur kütüphanelerinde onun yazdığı, çoğu Kuran-ı Kerim, yirmi iki cilt vardı. Bu
kitapların kıyamete kadar yaşayacağına inandığı için İbni Şakir, derin ve sonsuz bir zaman fikriyle yaşardı.

Birkaç içinde Moğol Hakanı Hülagü’nün askerlerince hepsi teker teker yırtılıp, parçalanıp, yakılıp, Dicle’nin
sularına atılan ve bugün bilinmeyen bu efsane kitaplardan sonuncusu için, bütün bir gece şamdanların titrek

ışığında kahramanca çalışmıştı. Güneşin doğuşuna sırtını dönüp, batıya, ufka bakmak, geleneğe ve kitapların
ölümsüzlüğü fikrine bağlı üstat Arap hattatlarının, beş asırdır körlüğe karşı göz dinlendirmek için başvurdukları

bir yol olduğu için, İbni Şakir, sabah serinliğinde Halife Camii’nin minaresine çıktı ve beş yüz yıldır sürüp
gitmekte olan bütün bir yazı geleneğini sona erdirecek her şeyi şerefeden gördü. Hülagü’nün acımasız

askerlerinin Bağdat’a girişini gördü ilk ve minarenin tepesinde kaldı. Bütün şehrin yağmalanışını ve yıkılışını,
yüz binlerce insanın kılıçtan geçirilişini, beş yüz yıldır Bağdat’a hükmeden İslam halifelerinin sonuncusunun

öldürülüşünü, kadınların ırzına geçilişini, kütüphanelerin yakılışını, on. binlerce cilt kitabın Dicle’ye atılışını
gördü. İki gün sonra, ceset kokuları ve ölüm çığlıkları içerisinde, atılan kitaplardan çıkan mürekkebin rengiyle

kırmızıya kesen Dicle’nin akışını seyrederken, güzel yazıyla yazdığı ve şimdi yok olmuş onca cildin bu korkunç
katliam ve tahribatın durdurulmasına hiç yaramadığını düşündü ve bir daha yazı yazmamaya yemin etti. Dahası,

o güne kadar Allah’a bir başkaldırı olarak gördüğü ve küçümsediği resim sanatıyla acısını ve gördüğü felaketi
ifade etmek geldi içinden ve hiçbir zaman yanından ayırmadığı kâğıda minareden gördüklerini resmetti. Moğol

istilası sonrası, İslam resminin üç yüz yıl süren gücünü ve onu puta tapanların ve Hıristiyanların resminden
ayıran şeyi, âlemin Allah’ın gördüğü yerden, yukarıdan, ufuk çizgisi çizilerek ve içten bir acıyla resmedilmesini

bu mutlu mucizeye borçluyuz. Bir de, İbni Şakir’in katliamdan sonra, elindeki resimler ve yüreğindeki nakış
azmiyle, kuzeye, Moğol, ordularının geldiği yöne yürüyüp, Çinli ustaların resmini öğrenmesine… Böylece, beş

yüz yıldır Arap hattatlarının gönlünde yatan sonsuz zaman fikrinin yazıda değil, resimde gerçekleşeceği

anlaşıldı. Bunun ispatı, kitapların, ciltlerin parçalanıp yok olması, ama içindeki resimli sayfaların, başka
kitapların, başka ciltlerin içine girerek sonsuza kadar yaşayıp Allah’ın âlemini göstermeye devam etmesidir.

Be

Her şeyin her şeyi tekrar ettiği ve bu yüzden yaşlanıp ölmek olmasa insanın zaman diye bir şeyin varolduğunu
hiç farkedemediği ve âlemin de zaman hiç yokmuş gibi hep aynı hikâyeler ve resimlerle resmedildiği hem eski

hem yeni bir zamanda, Fahir Şah’ın küçük ordusu, Selahattin Han’ın askerlerini, Semerkantlı Salim’in kısa
tarihinde de anlattığı gibi, “perişan” etti. Muzaffer Fahir Şah, esir aldığı Selahattin Han’ı işkenceyle öldürttükten

sonra, gelenek olduğu üzere, ilk iş olarak kendi mührünü vurmak için rahmetlinin kütüphanesini ve haremini
ziyaret etti. Kütüphanede tecrübeli ciltçisi, ölü şahın kitaplarını parçalayıp, sayfalarını karıştırıp, yeni ciltler

yapmaya, hattatları ketebelerdeki “her zaman galip” Selahattin Han’ın adını “Muzaffer” Fahir Şah’ın adıyla
değiştirmeye ve nakkaşları kitapların en güzel resimlerine ustaca işlenmiş rahmeti Selahattin Han’ın şimdiden

unutulmaya yüz tutmuş yüzünü silip yerine, Fahir Şah’ın daha genç yüzünü resmetmeye giriştiler. Hareme
girince Fahir Şah, en güzel kadını hemen bulmakta hiç zorlanmadı, ama ona zorla sahip olmak yerine, kitaptan

ve nakıştan anlayan ince biri olduğu için, gönlünü kazanmaya karar verdi ve konuştu onunla. Böylece, rahmetli
Selahattin Han’ın güzeller güzeli ve gözü yaşlı karısı Neriman Sultan, yeni kocası olacak Fahir Şah’tan tek şey

istedi. Leyla ile Mecnun’un aşkını anlatır bir kitapta, Leyla olarak çizilmiş Neriman Sultan’ın karşısına, Mecnun
olarak yüzü çizilmiş rahmetli kocası Selahattin Han’ın yüzünün kazılıp silinmemesiydi isteği. Kocasının yıllardır

yaptırdığı kitaplar aracılığıyla elde etmeye çalıştığı ölümsüzlük hakkı, hiç olmazsa bir sayfada, rahmetliden
esirgenmemeliydi. Muzaffer Fahir Şah bu basit isteği cömertçe kabul etti ve bir tek o resme nakkaşlar

dokunmadı. Böylece, Neriman ile Fahir hemen seviştiler ve kısa sürede birbirlerini sevip geçmişin korkunçluğunu unuttular. Ama Fahir Şah, Leyla ile Mecnun cildindeki o resmi unutamadı. Ona huzursuzluk
veren karısının eski kocasıyla resmedilmesi ya da kıskançlık değildi, hayır. O harika kitapta, eski efsanelerin

içinde resmedilmediği için, karısıyla birlikte sonsuz zamana, ölümsüzlerin arasına karışamamaktı içini kemiren.
Bu şüphe kurdu beş yıl içini kemirdikten sonra, Fahir Şah, Neriman ile uzun uzun seviştiği mutlu bir gecenin

sonunda, elinde şamdanı, kendi kütüphanesine gizlice hırsız gibi girdi, Leyla ile Mecnun cildini açtı ve
Neriman’ın rahmetli kocasının yüzü yerine, Mecnun olarak kendi yüzünü işlemeğe girişti. Ama nakşı seven pek

çok han gibi, acemi bir nakkaştı ve kendi yüzünü iyi çizemedi. Böylece, bir şüphe üzerine sabah kitabı açan
kitapdârı, Neriman yüzlü Leyla’nın karşısında rahmetli Selahattin Han’ın yüzü yerine, yeni bir yüz belirdiğini,

ama bu yüzün Fahir Şah’ın değil, baş düşmanı genç ve yakışıklı Abdullah Şah’ın resmi olduğunu ilan etti. Bu

dedikodu Fahir Şah’ın askerlerinin maneviyatını bozduğu gibi, komşu memleketin genç ve saldırgan yeni
hükümdarı Abdullah Şah’a da cesaret verdi. O da, ilk savaşta Fahir Şah’ı bozguna uğrattı, esir alıp öldürttü,

haremine ve kütüphanesine kendi mührünü vurdu ve her zaman güzel Neriman Sultan’ın yeni kocası oldu.

Cim

İstanbul’da nakkaş Uzun Mehmet, Acem ülkesinde Muhammed , Horasani diye bilinen nakkaşın hikâyesi

çoğunlukla nakkaşlar arasında uzun ömür ve körlüğe misal olsun diye anlatılır, ama aslında nakış ve zaman
konusunda bir meseldir. Dokuz yaşında bir çırak olarak mesleğe girişine bakılırsa, aşağı yukarı yüz on yıl kör

olmadan nakış yapan bu üstadın en büyük özelliği, özelliksizliğidir. Ama burada kelime oyunu yapmıyor, içten
bir övgü sözü söylüyorum. Her şeyi, herkes gibi, daha çok da eski büyük üstatların tarzında resmederdi ve bu

yüzden en büyük üstattı. Alçakgönüllülüğü, Allah’a hizmet olarak gördüğü nakış işine bütünüyle bağlılığı, onu
çalıştığı bütün nakkaşhanelerin içerisindeki kavgalardan ve yaşı uygun olmasına rağmen başnakkaş olma

heveslerinden uzak tuttu hep. Bütün nakış hayatı boyunca, yüz on yıl kenarda köşede kalmış ayrıntıları, sayfanın
köşesini doldurmak için çizilen otları, ağaçların binlerce yaprağını, bulutların kıvrımlarını, atların tek tek

taranması gereken yelelerini, tuğla duvarları ve birbirini hep tekrar eden sayısız duvar süsünü ve çekik gözlü,
ince çeneli, hepsi birbirinin aynı on binlerce yüzü sabırla nakşetti. Çok mesuttu ve çok sessizdi. Kendini hiç

ortaya çıkarmaya, üslup ve kişilik taleplerinde bulunmaya kalkmadı. O ara hangi hanın ya da şehzadenin
nakkaşhanesi için çalışıyorsa, orayı bir ev, kendini de o evin bir eşyası olarak gördü. Hanlar, şahlar birbirlerini

boğazlayıp, nakkaşlar da harem kadınları gibi şehirden şehire yeni efendilere gidince, yeni nakkaşhanenin
üslubu, onun çizdiği yapraklarda, çimende, eşyaların kıvrımında, onun sabrının gizli kıvrımlarında belirirdi ilk.
Seksen yaşındayken onun ölümlü olduğu unutuldu da, resmettiği efsaneler içinde yaşadığına inanılmaya
başlandı. Belki de bu yüzden, onun zamanın dışında varolduğunu, bu yüzden yaşlanıp da ölmeyeceğini söylerdi
bazıları. Evsiz, yurtsuz hayatını nakkaşhane odalarında, çadırlarında geceleyerek ve vaktinin çoğunu kâğıda
bakarak geçirmesine rağmen, sonunda kör olmamasını da, onun için zamanın durduğu mucizesiyle açıklayanlar
vardı. Bazıları da aslında kör olduğunu, ama her şeyi ezberden çizdiği için nakşetmek için artık görmesine gerek
kalmadığını söylerdi. Hayatında hiç evlenmemiş, hiç sevişmemiş bu efsane üstat, yüz yıl çizdiği çekik gözlü,
sivri çeneli ve ay yüzlü güzel erkek örneğine, Çinli ve Hırvat kırması kanlı canlı on altı yaşında bir çırak olarak
Şah Tahmasp’ın nakkaşhanesinde yüz on dokuz yaşında rastlayınca, haklı olarak hemen ona âşık oldu ve
inanılmaz güzellikteki oğlan çırağı elde etmek için, gerçek bir âşığın yapacağı gibi nakkaşlar arasında iktidar

kavgalarına, dolap çevirmeye girişip, yalana, dolana, hileye verdi kendini. Yüz yıl boyunca uzak kalmayı
başardığı gününün taleplerine yetişmeğe çalışmak, Horasanlı üstat nakkaşı önce canlandırdıysa da, eski efsane

zamanların sonsuzluğundan da kopardı. Güzelim çırağı seyre daldığı bir ikindi vakti, açık pencere önünde
Tebriz’in soğuk rüzgârıyla üşüttü, ertesi gün hapşırırken kör oldu ve iki gün sonra nakkaşhanenin yüksek taş

merdivenlerinden düşüp öldü.

….

Elif,” dedim. “Minareli birinci hikâye, nakkaşın hüneri ne olursa olsun kusursuz resmi yapanın zaman
olduğunu gösterir. Be: Haremli, kitaplı ikinci hikâye, zamanın dışına çıkmanın tek yolunun hüner ve nakış
olduğunu gösterir. Üçüncüsünü de seni söyle o zaman.”
“Cim!” dedi Kara kendine güvenle. “Yüz on dokuz yaşındaki nakkaşın üçüncü hikâyesi de, elif ile beyi
birleştirir ve kusursuz hayattan ve nakıştan ayrılanın zamanı biter ve ölür, işte bunu gösterir.”

Leave a Reply