Skip to content

September 29, 2012

Bana Zeytin Derler – KÖRLÜK VE HAFIZA

KÖRLÜK VE HAFIZA
Nakıştan önce bir karanlık vardı ve nakıştan sonra da bir karanlık olacak. Boyalarımızla, hünerimiz ve aşkımızla
Allah’ın bize görün, dediğini hatırlarız. Hatırlamak gördüğünü bilmektir. Bilmek, gördüğünü hatırlamaktır.

Görmek, hatırlamadan bilmektir. Demek ki nakşetmek karanlığı hatırlamaktır. Büyük üstatların resim aşkı,
renklerin ve görmenin karanlıktan yapıldığını bilip, Allah’ın karanlığına renklerle dönmeyi ister. Hafızası

olmayan ne Allah’ı hatırlar, ne de onun karanlığını. Bütün büyük üstatların resmi, renklerin içinde, zamanın
dışındaki o derin karanlığı arar. Herat’ın eski büyük üstatlarının bulduğu bu karanlığı hatırlamak ne demektir,

anlayın diye size anlatayım.

ÜÇ KÖRLÜK VE HAFIZA HÎKAYESİ

Elif

Şair Câmi’nin evliya menkıbelerini kaleme aldığı Nefehât-ül Üns’ünün Lâmii Çelebi tarafından çevrilmiş
Türkçesinde, Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın nakkaşhanesinde nam salmış üstat Şeyh Ali Tebrizi’nin,
Hüsrev ile Şirin’in harika bir nüshasını nakşettiği yazılmış. Benim işittiğime göre, yapımı tam on bir yıl süren bu
efsane kitapta üstatlar üstadı nakkaş Şeyh Ali, öyle bir hüner göstermiş ve ancak eski ustalardan en büyüğü
Behzat’ın nakşedebileceği öyle harika sayfalar döktürmüş ki, Cihan Şah, dünyada bir eşi benzeri olmayan harika
bir kitaba sahip olmak üzere olduğunu daha kitap yarılanmadan anlamış. Kendine baş düşman ilan ettiği
Akkoyunlu hükümdarı genç Uzun Hasan’ın korkusu ve ona duyduğu kıskançlıkla yaşayan Karakoyunlu Cihan
Şah’ın hemen aklına, harika kitap bittikten sonra kazanacağı itibar kadar, bu kitabın daha da iyisinin Akkoyunlu
Uzun Hasan için resmedilebileceği gelmiş. Kendi mutluluklarını “ya başkaları da bu kadar mutlu olursa!”
korkusuyla zehirleyen gerçek kıskançlardan olduğu için Cihan Şah, üstat nakkaşının bu kitaptan bir tanesini
daha, hatta daha iyisini resmederse, bunu baş düşmanı Uzun Hasan için yapacağını hemen sezmiş. Böylece, bu
harika kitaba kendinden başka kimse sahip olmasın diye, kitabı bitirdikten sonra, üstat nakkaş Şeyh Ali’yi
öldürtmeye karar vermiş. Ama haremindeki iyi kalpli bir Çerkez güzeli, usta nakkaşı kör etmesinin yeterli
olacağını hatırlatmış ona. Cihan Şah’ın hemen benimseyip çevresindeki dalkavuklara açtığı bu parlak karar, üstat
nakkaş Şeyh Ali’nin kulağına da gitmiş, ama sıradan başka nakkaşların yapacağı gibi kitabı yarıda bırakıp
Tebriz’i terk etmemiş o. Hatta, körlüğünü geciktirmek için kitabı yavaşlatmak ya da kitap kusursuz olmasın diye
kötü resmetmek gibi yollara da sapmamış. Her zamankinden daha da yoğun bir şevk ve inançla çalışmış. Tek
başına oturduğu evinde, sabah namazından sonra çalışmaya başlar, gece yarısı şamdanların ışığında yorgun
gözlerinden acı yaşları akana kadar hep aynı atları, servileri, âşıkları, ejderhaları ve yakışıklı şehzadeleri
resmedermiş. Çoğu zaman Heratlı eski büyük üstatların yaptığı bir sayfaya günlerce bakar, bir yandan da hiç
bakmadığı bir kâğıda aynı resmi olduğu gibi yaparmış. Sonunda, Karakoyunlu Cihan Şah için yaptığı kitap
bitmiş, üstat nakkaş beklediği gibi önce övülüp altına boğulmuş, sonra ucu sivri bir sorguç iğnesiyle kör edilmiş.

Şeyh Ali, daha acısı bile dinmeden hemen Herat’ı terk edip, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitmiş.
“Evet, körüm,” demiş ona. “Ama son on bir yıldır nakşettiğim kitabın bütün güzellikleri, her kalem vuruşuna her

fırçasına kadar hafızamda ve elim onları ben görmeden ezberden çizmeyi biliyor. Hakanım, sana gelmiş geçmiş
en güzel kitabı nakşedebilirim. Çünkü gözlerim bu dünyanın pisliğine artık hiç takılıp oyalanmadığı için,

Allah’ın bütün güzelliklerini hafızamdan en saf şekliyle çizebilirim.” Uzun Hasan, büyük üstat nakkaşa hemen
inanmış, üstat da sözünü tutup gelmiş geçmiş en harika kitabı Akkoyunlu hakanına ezberden çizmiş. Daha sonra,

Akkoyunlu Uzun Hasan’ın Karakoyunlu Cihan Şahı Bingöl yakınlarında bir baskınla yenip öldürmesinin
arkasında, muzaffer hakanın yeni kitabının verdiği manevi güç olduğunu herkes bilir. Bu harika kitap, üstat Şeyh

Ali Tebrizi’nin rahmetli Cihan Şah’a yaptığı bir önceki kitapla birlikte, muzaffer Uzun Hasan, rahmetli Fatih
Sultan Mehmet Han’a, Otlukbeli Savaşı’nda yenik düşünce, Padişahımızın hazinesine katılmıştır. Görenler bilir.

Be

Cennetmekân Kanuni Sultan Süleyman Han hattatlara daha çok kıymet verdiği için, zamanın bahtsız nakkaşları,
şu anlatacağım hikâyeyi nakşın hattan daha önemli olduğuna misal olsun diye söylerlermiş, ama dikkatle her

dinleyenin farkedeceği gibi, bu kıssa körlük ve hafıza üzerinedir. Cihan hakimi Timur’un ölümünden sonra
birbirlerine düşen ve aralarında acımasızca savaşan oğullarının ve torunlarının, birbirlerinin şehirlerini

fethettiklerinde yaptıkları ilk iş, kendi adlarına para basıp, camide hutbe okutmak ise, ikinci işleri birbirlerinden
ele geçirdikleri kitapları parçalayıp, başına kendilerini “cihan hakimi” diye öven yeni bir ithaf ve yeni bir ketebe

koyup, yeniden ciltlemeleriydi ki, görenler bu hükümdarın kitabına bakıp cihan hakimi olduğuna inana.
Bunlardan, Timur’un torunu Uluğ Bey’in oğlu Abdüllatif, Herat’ı ele geçirince babası adına hemen bir kitap

yapılsın diye nakkaşlarını, hattatlarını ve ciltçilerini öyle bir hızla seferber edip, öyle bir acele ettirmiş ki onları,
parçalanan ciltlerden çıkan resimler, yazılı sayfalar yırtılıp yakılırken birbirine karışmış. Hangi kitabın hikâyenin

parçası olduğuna aldırmadan resimleri gelişigüzel ciltletip murakkalar yaptırmak, nakışsever Uluğ Bey’e
yakışmayacağı için, oğlu, Herat’ın bütün nakkaşlarını toplayıp resimleri bir sıraya dizebilmek için hikâyelerini

söylemelerini istemiş. Ama her kafadan başka bir hikâye çıkmış ve resimler daha da birbirine karışmış. O zaman,
son elli dört yılda Herat’ta hüküm sürmüş bütün şahların, şehzadelerin kitaplarına göz nuru döktükten sonra

unutulmuş son ihtiyar başnakkaş aranıp bulunmuş. Resimlere bakan eski üstadın kör olduğu anlaşılınca bir telaş
olmuş, hatta gülenler çıkmış, ama ihtiyar üstat yedi yaşına varmamış, akıllı ama okuması yazması olmayan bir

çocuk istemiş. Hemen bulup getirmişler. Çocuğun önüne bir resim koymuş, gördüğünü anlat, demiş ihtiyar

nakkaş. Çocuk resimde gördüklerini anlatırken, ihtiyar nakkaş da görmez gözlerini gökyüzüne dikip dikkatle
dinlemiş ve sonra şöyle deyivermiş: “Firdevsi’nin Şehname’sinden İskender’in ölen Dara’yı kucaklaması…

Sadi’nin Gülistan’ından güzel öğrencisine âşık olan hocanın hikâyesi… Nizami’nin Mahze Esrar’ından hekimlerin
yarışması…” İhtiyar ve kör nakkaşa öfkelenen öteki nakkaşlar, “Bunları biz de söylerdik,” demişler, meşhur

hikâyelerin en bilinen meclisleri bunlar.” İhtiyar ve nakkaş, çocuğun önüne bu sefer en zor resimleri koydurmuş
ve yine dikkatle dinlemiş onu. “Firdevsi’nin Şehname’sinden Hürmüz’ün hattatları zehirleyerek tek tek

öldürmesi,” demiş yine göğe bakarak. “Mevlana’nın Mesnevi’sinden, karısını ve karısının aşığını armut ağacının
tepesinde yakalayan kocanın kötü hikâyesi ve ucuz resmi,” demiş ve böyle böyle göremediği bütün resimleri

çocuğun tarifinden tanıyıp, kitapların ciltlenmesini sağlamış. Uluğ Bey Herat’a ordusuyla girdiğinde, ihtiyar
nakkaşa, usta nakkaşların görmekle anlayamadıkları hikâyeleri, kendisinin hiç görmeden çıkarabilmesinin sırrını

sormuş. “Sanıldığı gibi kör olduğum için hafızamın kuvvetli olması değil bunun nedeni,” demiş ihtiyar nakkaş.
“Ben yalnızca hikâyelerin hayallerle değil, kelimelerle hatırlandığını unutmuyorum hiç.” Uluğ Bey o kelimeleri

ve hikâyeleri kendi nakkaşlarının da bildiklerini, ama resimleri sıraya dizemediklerini söylemiş. “Çünkü,” demiş
ihtiyar nakkaş. “Onlar kendi hüner ve sanatları olan nakşı çok iyi düşünüyorlar, ama eski üstatların bu resimleri

Allah’ın hatıralarından yaptıklarını bilmiyorlar.” Uluğ Bey bir çocuğun bunu nasıl bilebildiğini sormuş. “Çocuk
bilmiyor,” demiş ihtiyar nakkaş. “Yalnızca kör ve ihtiyar bir nakkaş olarak ben, Allah’ın âlemi yedi yaşındaki

akıllı bir çocuğun görmek isteyeceği gibi yarattığını biliyorum. Çünkü Allah âlemi önce görülsün diye yarattı.
Sonra da gördüğümüzü birbirimizle paylaşalım, konuşalım diye kelimeleri verdi bize, ama biz kelimelerden

hikâyeler yaptık da nakşı bu hikâyeler için yapılır sandık. Oysa nakış doğrudan Allah’ın hatıralarını aramak,
âlemi onun gördüğü gibi görmektir.”

Cim

Nakkaş soyunun haklı ve ezeli korkusu körlük endişesi yüzünden bir dönem Arap nakkaşların gün doğarken
batıya, ufka uzun uzun baktıkları, bir asır sonra Şiraz’da çoğu nakkaşın sabahları aç karnına ceviz içiyle

dövülmüş gül yaprağı ezmesi yediklerini bilinir. Yine aynı dönem, Isfahanlı yaşlı nakkaşların vebaya yakalanır
gibi sırayla yakalandıkları körlüğün nedeni olarak gördükleri güneş ışığı doğrudan çalışma tahtalarına değmesin

diye, odanın yarı karanlık bir köşesinde ve çoğu zaman şamdanların ışığında çalışırlar ve Buhara’daki Özbek
nakkaşhanelerinde, üstatlar gün sonunda Şeyhlerce okunmuş bir suyla gözlerini yıkarlardı. Bütün bu usuller

içinde körlüğe en saf yaklaşanı, tabii ki, Herat’ta, büyük üstat Behzat’ın hocası üstat nakkaş Seyyit Mirek
tarafından bulunanıdır. Üstat nakkaş Mirek’e göre, körlük bir bela değil, bütün hayatını onun güzelliğine adayan

nakkaşa Allah’ın vereceği son mutluluktur. Çünkü nakış, Allah’ın âlemi nasıl gördüğünü nakkaşın aramasıdır ve
bu eşsiz görüntü, ancak yoğun bir çalışma hayatından sonra gözler yorulup, nakkaş iyice yıprandığında ulaşılan

körlükten sonra hatırlanarak olur. Demek ki, Allah’ın âlemi nasıl gördüğü bir tek kör nakkaşların hafızalarından
anlaşılır, ihtiyar nakkaş, bu hayal kendine geldiğinde, yani hatıralar ve körlüğün karanlığı içinde gözünün

önünde Allah’ın manzarası belirdiğinde, harika resmi el kendiliğinden kâğıda geçirebilsin diye, bütün hayatı
boyunca el alıştırması yapar. Dönemin Heratlı nakkaşları ve menkıbeleri üzerine de yazmış tarihçi Mirza

Muhammet Haydar Duglat’a göre, üstat Seyyit Mirek, bu nakış anlayışına, bir at resmi çizmek isteyen nakkaştan
misal de vermiş. Buna göre en yeteneksiz nakkaş bile, kafasının içi bomboş olduğu için, tıpkı bugünkü Frenk

ressamları gibi, bir ata baka baka at resmi çizerken bile, resmi hafızadan yapar. Çünkü, aynı anda hem ata hem
de üzerine atın resmini çizdiği kağıda kimse bakamaz. Önce ata bakar nakkaş, sonra aklındakini hemen kâğıda

çizer. Aradan göz kırpacak kadar bir zaman bile geçse bile nakkaşın kâğıda geçirdiği, görmekte olduğu at değil,
az önce gördüğü atın hatırasıdır ki, bu da en sefil nakkaş için bile, resmin ancak hafızayla mümkün olabileceğinin kanıtıdır. Nakkaşın faal meslek hayatını, daha sonra gelecek mutlu körlüğe ve körlerin hatıralarına
bir hazırlık olarak gören bu anlayışın sonucu olarak, dönemin Heratlı üstatları, kitapsever şahlar ve şehzadeler
için yaptıkları resimleri bir el alıştırması, bir temrin olarak görür, çalışmayı, durmadan çizmeyi ve günlerce dur
durak bilmeden şamdanların ışığında sayfalara bakmayı nakkaşı körlüğe götüren mutlu bir iş olarak kabul
ederlerdi. Üstat nakkaş Mirek, bütün hayatı boyunca kimi zaman tırnak, pirinç, hatta saç üzerine bütün
yapraklarıyla ağaçlar çizip körlüğe kasten ve hızla yaklaşarak, kimi zaman da mutlu ve güneşli bahçeler çizip
karanlığı ihtiyatla erteleyerek, bu en mutlu sona ulaşacağı en uygun zamanı aramıştır hep. Yetmiş yaşındayken
Sultan Hüseyin Baykara kilit üzerine kilit sakladığı hazinesinde birikmiş binlerce kitabın sayfalarını, bu büyük
üstadı ödüllendirmek için ona açtı. Üstat Mirek, silahlar, ipek ve kadife kumaşlar ve altın dolu hazine odasının
altın şamdanlarının ışığında Heratlı eski ustaların her biri birer efsane kitaplarının harika sayfalarına üç gün üç
gece hiç durmadan baktıktan sonra kör oldu. Allah’ın meleklerini karşılar gibi olgunluk ve tevekkülle karşıladığı
bu yeni durumundan sonra, büyük üstat bir daha hiç konuşmamış ve hiç de resim yapmamıştı. Tarihi Raşidi
yazarı Mirza Muhammet Haydar Duglat bunu, Allah’ın ölümsüz zamanının manzaralarına kavuşmuş bir
nakkaşın, sıradan ölümlüler için yapılan kitap sayfalarına artık hiçbir zaman geri dönememesiyle açıklar ve der
ki: Kör nakkaşın hatıralarının Allah’a ulaştığı yerde, mutlak bir sessizlik, mutlu bir karanlık ve boş sayfanın
sonsuzluğu vardır.

Leave a Reply