Skip to content

September 29, 2012

Ustat Osman’in suali

Hangisinin asıl nüsha, hangisinin taklidi
olduğunu çıkarmaya çalışırken ketebedeki hattat adlarını izledim, görebildiğim gizli imzaları aradım ve sonunda

bir ürpermeyle bu iki Nizami cildinin Üstat Şeyh Ali Tebrizi’nin, Karakoyunlu Hakanı Cihan Şah ile Akkoyunlu
Hakanı Uzun Hasan’a yaptığı efsane kitaplar olduğunu anladım. Birinci cildin bir eşini bir başkasına yapmasın

diye Karakoyunlu Şahı’nca kör edilince, büyük üstat nakkaş, Akkoyunlu Hakanı’na sığınıp ezberden daha da
iyisini resmetmişti. Efsane kitaplardan, körken yapılmış ikincisinin resimlerinin daha yalın ve saf, birincisinin

renklerinin ise daha canlı ve hayat dolu olduğunu görmek, körlerin hatıralarının hayatın acımasız yalınlığım
ortaya çıkardığını, ama canlılığını öldürdüğünü hatırlattı bana.
Gerçek bir büyük usta olduğum ve her şeyi görüp her şeyi bilen ulu Allah tarafından da bu tabii ki görüldüğü için, kendimin de bir gün kör olacağımı biliyorum, ama şimdi istiyor muyum bunu? Başı vurulmadan

son bir kere daha manzaraya bakmak isteyen idam mahkûmu gibi, “Şu resimlerin hepsini göreyim, gözlerimi bir
doyurayım,” dedim yüce Allah’a, çünkü Hazine odasının eşyalarla dolu muhteşem ve korkunç karanlığında

Allah’ın varlığı çok yakından hissediliyordu.
Çevirdiğim sayfalarda körlük efsane ve meselleri, Allah’ın bir hikmeti, çok sık karşıma çıkıyordu. Şirin’in
bir kır gezintisinde Hüsrev’in çınar ağacının dalma asılı resmine bakıp ona âşık olduğunu anlatır ünlü meclisi,
çınar ağacının bütün yapraklarını göğü kaplayacak şekilde tek tek göstererek çizen Şirazlı Şeyh Ali Rıza, bu
resme bakıp asıl konunun çınar ağacı olmadığım söyleyen bir budalaya cevap olarak, nakışta asıl konunun güzel

genç kızın tutkusu değil, nakkaşın tutkusu olduğunu mağrurca kanıtlamak için, aynı çınar ağacını bir pirinç
tanesi üzerine, yine bütün yapraklarıyla çizmeye girişmişti. İşe başladıktan yedi yıl üç ay sonra kör olunca büyük

üstadın ancak yarısını bitirebildiği pirinç üzerindeki bu ağacı değil, Şirin’inin sevimli nedimelerinin güzel
ayakları dibine mağrurca atılmış imza beni yanıltmıyorsa eğer, kör olan üstadın kâğıt üzerindeki şahane ağacını

gördüm elbette. Bir başka sayfada ise İskender’in, Rüstem’in çatal uçlu okuyla kör edilişi Diyarı Hind’in
usûllerini görmüş nakkaşların yapacağı gibi, cıvıl cıvıl ve rengârenk öyle bir resmedilmişti ki, has nakkaşın ezeli

derdi ve gizli isteği körlük, bakana bir mutlu şenliğin başlangıcı gibi gözüküyordu.
Bütün bu resimleri ve ciltleri yıllardır işittiği efsaneleri kendi gözleriyle görmek isteyen birinin heyecanı
kadar, bir süre sonra hiç göremeyeceğini sezen bir ihtiyarın telaşıyla da seyrediyordum. Kumaşların, tozun
renginden ve şamdanlardaki mumların tuhaf ışığından ilk defa gördüğüm bir karanlık kırmızıya kesmiş olan
soğuk Hazine odasında, benim bir hayranlık nidası çıkarmam üzerine, Kara ve cüce, arada bir yanıma geliyor,
omuzumun üzerinden benim bakmakta olduğum harika sayfaya bakıyorlar ve kendimi tutamayıp onlara
anlatıyordum.
“Bu kırmızı, Tebrizli büyük üstat Mirza Baba İmami’nin, sırrı da kendiyle birlikte mezara giden kırmızısıdır.
Halının kenarını, Safevi Şahı’nın kavuğundaki kızılbaşlık işaretini, ve bakınız, bu sayfada bir aslanın karnını,
burada da bu güzel oğlanın kaftanını boyamış. Kanlarını akıtmak dışında, Allah’ın kullarına doğrudan hiç
göstermediği, ama çalışıp bulalım diye nadir böceklerin içine, taşların arasına gizlediği bu güzelim kırmızı rengi
âlemde, çıplak gözle ancak insan yapısı kumaşların üzerinde ve büyük üstatların yaptığı resimlerde görebiliriz,”
diyordum ve ekliyordum: “Şükür bize şimdi bunu gösterene.”
“Bakın şuna,” dedim çok daha sonra yeniden kendimi tutamayıp ve onlara aşktan, dostluktan, bahardan,
mutluluktan söz açan her gazel kitabına girebilecek harika bir resim gösterdim. Bütün renkleriyle açmış bahar
ağaçlarına, Cennet misali bahçenin servilerine ve bu bahçede oturup şarap içip şiir okuyan âşıkların mutluluğuna
bakıp küf ve toz kokan soğuk Hazine odasında bahar çiçeklerinin ve mutlu âşıkların teninin yumuşacık kokusunu
duyar gibi olduk. “Âşıkların kollarını; güzel çıplak ayaklarını, duruşlarındaki zarafeti, çevrelerinde uçan kuşların
keyfini bu kadar kalpten yakalayan nakkaşın arkadaki servi ağacını yapısındaki kabalığa bakın!” dedim.

Read more from Kitap

Leave a Reply