Skip to content

Posts from the “Sanat / Kültür” Category

24
Feb

Lincoln (2012) – Guzellikten kopanin diger bir dunya arayisi

Lincoln MovieLincoln filminin etkisi altinda ve Daniel Day-Lewis’is bas dondurucu performansinin buyusi altinda, hafizaya kazinan bir oyunculugun bana icinde bulundugumuz dunyadan belki de sıkıldığımız icin, nasil baska dunyalar arayisini animsattigini anlatacagim. Ozellikle bu aralar henuz 1. bolumunu okudugum Orhan Pamuk’un “Saf ve Dusunceli Romanci” kitabinda bahsedilen roman sanatinin birbirleriyle celisen seylere (kitabin kurmaca oldugunu bilmemize ragmen gerceklik hissini yitirmesine kizariz) ayni anda ictenlikle inanabilme yetenegimize bagli olmasini okurken, Lincoln’u oynayan adamin bir aktor oldugunu bilmeme ragmen onun bu kadar gercekci oynamasi ve film boyunca icimde gercek olmadigina dair en ufak bir his olusturmamasi belki de “guzellik” olarak tabir edecegim kavrami, tipki kitaplardaki haliyle dusunmemi saglamistir. Bir yandan bu guzelligi gordukten sonra, guzeli gormenin ektisiyle icimde tarifini edemedigim bir cosku belirdi cunku Lewis bu rolu oynarken, ayakta dururken, elini “somwehere in between” derken havada suzerken, bakislari kararip uzaklara dalarken, yururken, komik hikayeleri anlatirken, oglunu severken o kadar guzel gozukuyordu ki onu izlerken gozlerimi alamadim.

 

Daha sonraki etkilerine gelecek olursak, icimdeki cosku siddetini hafifletmeye ve yerini tek gecelik bir depresyon olarak ozetle ifade edebilecegim, dunyadan gecici bir bikkinlik hissine birakti cunku icinde bulundugum dunya bu kadar guzel degildi cunku aslinda ben daha guzel dunyalar bulabilme hevesiyle bu filmi izliyormusum ve aslinda bu hedefime dair ufak bir ipucu bulmam beni bu kadar etkilemis.

Bu kadar abartiyla bahsettigim performansin ne kadar iyi oldugunu herkes izleyerek karar verebilir elbette ama bir kitabi okurken, bir filmi izlerken sanki bir zamanlar o “guzel” diyarda idik ve su an onun arayisi icerisindeyiz iddiasi zannimca hep gecerli bir haldir. Performansi mumkun ve goze carpan kilan diger etkenleri de unutmamak gerekiyor tabiki, ornegin filmde isigin kullanimi buna dogrudan etki eden faktorlerden biri. Karisiyla odada yaptigi konusmalar, masa basindaki toplantilar ve o sikintili ortami anlatabilmek icin mavi-grimsi bir filtre o atmosferi, Lewis’ten etkilenmeyi dogrudan etkileyen faktorler.

4
Nov

Ruby Sparks (2012) – Yalnizligin farkli bir boyutu

Filmle ilgili ozet bilgiyi suradan okuyabilirsiniz, ben de bu yaziyi okuyup, izleyeyim dedim.

Linkini verdigim elestiriden de anlasilacagi uzere, filmdeki yazarimiz hayal ettigi ve kitabinda yazdigi kiz arkadasi gercek hayatinda gormeye baslar ve kitapta kiz arkadasinin karakterini degistirince, ayni zamanda gercek hayattakinin karakteri de degismis oluyor. Film romantik-komedi kategorisinde ve bayagi eglenceli kisimlari var.

Fakat ben filmi izlerken daha cok yalnizlik temasinin vurgulandigini gordum, ozellikle daha ta en basta erkek kardesinin, “Senin hic arkadasin yok” demesi; Ruby geldikten sonra da benzer bir cumlenin soylenmesi; herkes annesinin evinde cok eglenirken kendisinin kulubede yalniz kitap okumasi ornek olarak gosterilebilir. Ki annesinin gelip orada “Bir sorun yok degil mi”, diye sormasi belki de sanatcinin kendini kalabalikta yalniz hissetmesi duygusunu daha da gozumuze sokmasi olarak algilanabilir.

Read more

29
Sep

Ustat Osman’in suali

Hangisinin asıl nüsha, hangisinin taklidi
olduğunu çıkarmaya çalışırken ketebedeki hattat adlarını izledim, görebildiğim gizli imzaları aradım ve sonunda

bir ürpermeyle bu iki Nizami cildinin Üstat Şeyh Ali Tebrizi’nin, Karakoyunlu Hakanı Cihan Şah ile Akkoyunlu
Hakanı Uzun Hasan’a yaptığı efsane kitaplar olduğunu anladım. Birinci cildin bir eşini bir başkasına yapmasın

diye Karakoyunlu Şahı’nca kör edilince, büyük üstat nakkaş, Akkoyunlu Hakanı’na sığınıp ezberden daha da
iyisini resmetmişti. Efsane kitaplardan, körken yapılmış ikincisinin resimlerinin daha yalın ve saf, birincisinin

renklerinin ise daha canlı ve hayat dolu olduğunu görmek, körlerin hatıralarının hayatın acımasız yalınlığım
ortaya çıkardığını, ama canlılığını öldürdüğünü hatırlattı bana.
Gerçek bir büyük usta olduğum ve her şeyi görüp her şeyi bilen ulu Allah tarafından da bu tabii ki görüldüğü için, kendimin de bir gün kör olacağımı biliyorum, ama şimdi istiyor muyum bunu? Başı vurulmadan

son bir kere daha manzaraya bakmak isteyen idam mahkûmu gibi, “Şu resimlerin hepsini göreyim, gözlerimi bir
doyurayım,” dedim yüce Allah’a, çünkü Hazine odasının eşyalarla dolu muhteşem ve korkunç karanlığında

Allah’ın varlığı çok yakından hissediliyordu.
Çevirdiğim sayfalarda körlük efsane ve meselleri, Allah’ın bir hikmeti, çok sık karşıma çıkıyordu. Şirin’in
bir kır gezintisinde Hüsrev’in çınar ağacının dalma asılı resmine bakıp ona âşık olduğunu anlatır ünlü meclisi,
çınar ağacının bütün yapraklarını göğü kaplayacak şekilde tek tek göstererek çizen Şirazlı Şeyh Ali Rıza, bu
resme bakıp asıl konunun çınar ağacı olmadığım söyleyen bir budalaya cevap olarak, nakışta asıl konunun güzel

genç kızın tutkusu değil, nakkaşın tutkusu olduğunu mağrurca kanıtlamak için, aynı çınar ağacını bir pirinç
tanesi üzerine, yine bütün yapraklarıyla çizmeye girişmişti. İşe başladıktan yedi yıl üç ay sonra kör olunca büyük

üstadın ancak yarısını bitirebildiği pirinç üzerindeki bu ağacı değil, Şirin’inin sevimli nedimelerinin güzel
ayakları dibine mağrurca atılmış imza beni yanıltmıyorsa eğer, kör olan üstadın kâğıt üzerindeki şahane ağacını

gördüm elbette. Bir başka sayfada ise İskender’in, Rüstem’in çatal uçlu okuyla kör edilişi Diyarı Hind’in
usûllerini görmüş nakkaşların yapacağı gibi, cıvıl cıvıl ve rengârenk öyle bir resmedilmişti ki, has nakkaşın ezeli

derdi ve gizli isteği körlük, bakana bir mutlu şenliğin başlangıcı gibi gözüküyordu.
Bütün bu resimleri ve ciltleri yıllardır işittiği efsaneleri kendi gözleriyle görmek isteyen birinin heyecanı
kadar, bir süre sonra hiç göremeyeceğini sezen bir ihtiyarın telaşıyla da seyrediyordum. Kumaşların, tozun
renginden ve şamdanlardaki mumların tuhaf ışığından ilk defa gördüğüm bir karanlık kırmızıya kesmiş olan
soğuk Hazine odasında, benim bir hayranlık nidası çıkarmam üzerine, Kara ve cüce, arada bir yanıma geliyor,
omuzumun üzerinden benim bakmakta olduğum harika sayfaya bakıyorlar ve kendimi tutamayıp onlara
anlatıyordum.
“Bu kırmızı, Tebrizli büyük üstat Mirza Baba İmami’nin, sırrı da kendiyle birlikte mezara giden kırmızısıdır.
Halının kenarını, Safevi Şahı’nın kavuğundaki kızılbaşlık işaretini, ve bakınız, bu sayfada bir aslanın karnını,
burada da bu güzel oğlanın kaftanını boyamış. Kanlarını akıtmak dışında, Allah’ın kullarına doğrudan hiç
göstermediği, ama çalışıp bulalım diye nadir böceklerin içine, taşların arasına gizlediği bu güzelim kırmızı rengi
âlemde, çıplak gözle ancak insan yapısı kumaşların üzerinde ve büyük üstatların yaptığı resimlerde görebiliriz,”
diyordum ve ekliyordum: “Şükür bize şimdi bunu gösterene.”
“Bakın şuna,” dedim çok daha sonra yeniden kendimi tutamayıp ve onlara aşktan, dostluktan, bahardan,
mutluluktan söz açan her gazel kitabına girebilecek harika bir resim gösterdim. Bütün renkleriyle açmış bahar
ağaçlarına, Cennet misali bahçenin servilerine ve bu bahçede oturup şarap içip şiir okuyan âşıkların mutluluğuna
bakıp küf ve toz kokan soğuk Hazine odasında bahar çiçeklerinin ve mutlu âşıkların teninin yumuşacık kokusunu
duyar gibi olduk. “Âşıkların kollarını; güzel çıplak ayaklarını, duruşlarındaki zarafeti, çevrelerinde uçan kuşların
keyfini bu kadar kalpten yakalayan nakkaşın arkadaki servi ağacını yapısındaki kabalığa bakın!” dedim.

29
Sep

Eniste – Evrenin Sirri ve Kirmizi

Cevziyye’nin ve diğer âlimlerin anlattığı gibi oluyordu. Kitaplarda her biri birer çözümsüz mesele, ya da ancak ölenin
bilebileceği karanlık muamma olarak bırakılan şeyler Şimdi binlerce renk ışık ile tek tek patlayarak aydınlanıyordu.
Bütün bu harika yükseliş sırasında gördüğüm renkleri nasıl anlatmalı? Bütün âlemin renklerden yapıldığını,
her şeyin renk olduğunu gördüm. Beni bütün diğer şeylerden ayıran kuvvetin renklerden yapıldığım hissettiğim
gibi, şimdi beni sevgiyle kucaklayan, bütün âleme bağlayan şeyin de renk olduğunu anladım, turunç rengi gökler
gördüm, yaprak yeşili güzel gövdeler, kahverengi yumurtalar, gök mavisi efsane atlar. Her şey, yıllarca severek
baktığım resimlerde ve efsanelerdeki gibiydi ve bu yüzden her şeyi, hem hayret ve hayranlıkla ilk defa
görüyordum, hem de gördüklerim bir şekilde, sanki benim hatıralarımdan çıkıyordu. Hatıra dediğim şeyin bütün
bir âlemin parçası olduğunu ve bütün âleminin de, önümde açılan sınırsız zaman yüzünden gelecekte ön benim
tecrübem, sonra benim hatıram olacağını anlıyordum Bu renk şenliği içinde ölürken neden bir dar gömleğin

içinden çıkar gibi rahatladığımı da anladım: Bundan sonra bana hiçbir şey yasak değildi ve bütün zamanlan ve
mekânları yaşayabilmek için sınırsız bir sürem ve yerim vardı.
Bunu idrak eder etmez O’na yakın olduğumu korku ve mutlulukla sezdim. Hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak

bir kırmızı rengin varlığını o sırada huşu içinde hissettim.
Kısa bir sürede bütün her şey kıpkırmızı oldu. Bu rengin güzelliği içime ve bütün âleme doğuyordu. O’nun
varlığına böyle böyle yaklaştıkça sevinçten ağlamak geliyordu içimden. Birdenbire ve üstüm başım kan
içindeyken, O’nun huzuruna çıkıyor olmaktan utanç duydum. Aklımın bir başka yanı, ölüm üzerine kitaplarda
okuduğum gibi beni huzuruna, Azrail’i ve öteki meleklerini yollayarak O’nun çağırdığını da söylüyordu.
O’nu görebilecek miydim? Heyecandan nefes alamayacağımı sandım.
Her yeri kaplayan ve içinde âlemin bütün görüntülerinin oynaştığı öylesine harika ve güzel bir kırmızıydı ki
bu yaklaşınca onun bir parçası olmak ve O’na bu kadar yakın olduğumu düşünmek gözlerimdeki yaşları
hızlandırdı.

29
Sep

Bana Zeytin Derler – KÖRLÜK VE HAFIZA

KÖRLÜK VE HAFIZA
Nakıştan önce bir karanlık vardı ve nakıştan sonra da bir karanlık olacak. Boyalarımızla, hünerimiz ve aşkımızla
Allah’ın bize görün, dediğini hatırlarız. Hatırlamak gördüğünü bilmektir. Bilmek, gördüğünü hatırlamaktır.

Görmek, hatırlamadan bilmektir. Demek ki nakşetmek karanlığı hatırlamaktır. Büyük üstatların resim aşkı,
renklerin ve görmenin karanlıktan yapıldığını bilip, Allah’ın karanlığına renklerle dönmeyi ister. Hafızası

olmayan ne Allah’ı hatırlar, ne de onun karanlığını. Bütün büyük üstatların resmi, renklerin içinde, zamanın
dışındaki o derin karanlığı arar. Herat’ın eski büyük üstatlarının bulduğu bu karanlığı hatırlamak ne demektir,

anlayın diye size anlatayım.

ÜÇ KÖRLÜK VE HAFIZA HÎKAYESİ

Elif

Şair Câmi’nin evliya menkıbelerini kaleme aldığı Nefehât-ül Üns’ünün Lâmii Çelebi tarafından çevrilmiş
Türkçesinde, Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın nakkaşhanesinde nam salmış üstat Şeyh Ali Tebrizi’nin,
Hüsrev ile Şirin’in harika bir nüshasını nakşettiği yazılmış. Benim işittiğime göre, yapımı tam on bir yıl süren bu
efsane kitapta üstatlar üstadı nakkaş Şeyh Ali, öyle bir hüner göstermiş ve ancak eski ustalardan en büyüğü
Behzat’ın nakşedebileceği öyle harika sayfalar döktürmüş ki, Cihan Şah, dünyada bir eşi benzeri olmayan harika
bir kitaba sahip olmak üzere olduğunu daha kitap yarılanmadan anlamış. Kendine baş düşman ilan ettiği
Akkoyunlu hükümdarı genç Uzun Hasan’ın korkusu ve ona duyduğu kıskançlıkla yaşayan Karakoyunlu Cihan
Şah’ın hemen aklına, harika kitap bittikten sonra kazanacağı itibar kadar, bu kitabın daha da iyisinin Akkoyunlu
Uzun Hasan için resmedilebileceği gelmiş. Kendi mutluluklarını “ya başkaları da bu kadar mutlu olursa!”
korkusuyla zehirleyen gerçek kıskançlardan olduğu için Cihan Şah, üstat nakkaşının bu kitaptan bir tanesini
daha, hatta daha iyisini resmederse, bunu baş düşmanı Uzun Hasan için yapacağını hemen sezmiş. Böylece, bu
harika kitaba kendinden başka kimse sahip olmasın diye, kitabı bitirdikten sonra, üstat nakkaş Şeyh Ali’yi
öldürtmeye karar vermiş. Ama haremindeki iyi kalpli bir Çerkez güzeli, usta nakkaşı kör etmesinin yeterli
olacağını hatırlatmış ona. Cihan Şah’ın hemen benimseyip çevresindeki dalkavuklara açtığı bu parlak karar, üstat
nakkaş Şeyh Ali’nin kulağına da gitmiş, ama sıradan başka nakkaşların yapacağı gibi kitabı yarıda bırakıp
Tebriz’i terk etmemiş o. Hatta, körlüğünü geciktirmek için kitabı yavaşlatmak ya da kitap kusursuz olmasın diye
kötü resmetmek gibi yollara da sapmamış. Her zamankinden daha da yoğun bir şevk ve inançla çalışmış. Tek
başına oturduğu evinde, sabah namazından sonra çalışmaya başlar, gece yarısı şamdanların ışığında yorgun
gözlerinden acı yaşları akana kadar hep aynı atları, servileri, âşıkları, ejderhaları ve yakışıklı şehzadeleri
resmedermiş. Çoğu zaman Heratlı eski büyük üstatların yaptığı bir sayfaya günlerce bakar, bir yandan da hiç
bakmadığı bir kâğıda aynı resmi olduğu gibi yaparmış. Sonunda, Karakoyunlu Cihan Şah için yaptığı kitap
bitmiş, üstat nakkaş beklediği gibi önce övülüp altına boğulmuş, sonra ucu sivri bir sorguç iğnesiyle kör edilmiş.

Şeyh Ali, daha acısı bile dinmeden hemen Herat’ı terk edip, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitmiş.
“Evet, körüm,” demiş ona. “Ama son on bir yıldır nakşettiğim kitabın bütün güzellikleri, her kalem vuruşuna her

fırçasına kadar hafızamda ve elim onları ben görmeden ezberden çizmeyi biliyor. Hakanım, sana gelmiş geçmiş
en güzel kitabı nakşedebilirim. Çünkü gözlerim bu dünyanın pisliğine artık hiç takılıp oyalanmadığı için,

Allah’ın bütün güzelliklerini hafızamdan en saf şekliyle çizebilirim.” Uzun Hasan, büyük üstat nakkaşa hemen
inanmış, üstat da sözünü tutup gelmiş geçmiş en harika kitabı Akkoyunlu hakanına ezberden çizmiş. Daha sonra,

Akkoyunlu Uzun Hasan’ın Karakoyunlu Cihan Şahı Bingöl yakınlarında bir baskınla yenip öldürmesinin
arkasında, muzaffer hakanın yeni kitabının verdiği manevi güç olduğunu herkes bilir. Bu harika kitap, üstat Şeyh

Ali Tebrizi’nin rahmetli Cihan Şah’a yaptığı bir önceki kitapla birlikte, muzaffer Uzun Hasan, rahmetli Fatih
Sultan Mehmet Han’a, Otlukbeli Savaşı’nda yenik düşünce, Padişahımızın hazinesine katılmıştır. Görenler bilir.

Be

Cennetmekân Kanuni Sultan Süleyman Han hattatlara daha çok kıymet verdiği için, zamanın bahtsız nakkaşları,
şu anlatacağım hikâyeyi nakşın hattan daha önemli olduğuna misal olsun diye söylerlermiş, ama dikkatle her

dinleyenin farkedeceği gibi, bu kıssa körlük ve hafıza üzerinedir. Cihan hakimi Timur’un ölümünden sonra
birbirlerine düşen ve aralarında acımasızca savaşan oğullarının ve torunlarının, birbirlerinin şehirlerini

fethettiklerinde yaptıkları ilk iş, kendi adlarına para basıp, camide hutbe okutmak ise, ikinci işleri birbirlerinden
ele geçirdikleri kitapları parçalayıp, başına kendilerini “cihan hakimi” diye öven yeni bir ithaf ve yeni bir ketebe

koyup, yeniden ciltlemeleriydi ki, görenler bu hükümdarın kitabına bakıp cihan hakimi olduğuna inana.
Bunlardan, Timur’un torunu Uluğ Bey’in oğlu Abdüllatif, Herat’ı ele geçirince babası adına hemen bir kitap

yapılsın diye nakkaşlarını, hattatlarını ve ciltçilerini öyle bir hızla seferber edip, öyle bir acele ettirmiş ki onları,
parçalanan ciltlerden çıkan resimler, yazılı sayfalar yırtılıp yakılırken birbirine karışmış. Hangi kitabın hikâyenin

parçası olduğuna aldırmadan resimleri gelişigüzel ciltletip murakkalar yaptırmak, nakışsever Uluğ Bey’e
yakışmayacağı için, oğlu, Herat’ın bütün nakkaşlarını toplayıp resimleri bir sıraya dizebilmek için hikâyelerini

söylemelerini istemiş. Ama her kafadan başka bir hikâye çıkmış ve resimler daha da birbirine karışmış. O zaman,
son elli dört yılda Herat’ta hüküm sürmüş bütün şahların, şehzadelerin kitaplarına göz nuru döktükten sonra

unutulmuş son ihtiyar başnakkaş aranıp bulunmuş. Resimlere bakan eski üstadın kör olduğu anlaşılınca bir telaş
olmuş, hatta gülenler çıkmış, ama ihtiyar üstat yedi yaşına varmamış, akıllı ama okuması yazması olmayan bir

çocuk istemiş. Hemen bulup getirmişler. Çocuğun önüne bir resim koymuş, gördüğünü anlat, demiş ihtiyar

nakkaş. Çocuk resimde gördüklerini anlatırken, ihtiyar nakkaş da görmez gözlerini gökyüzüne dikip dikkatle
dinlemiş ve sonra şöyle deyivermiş: “Firdevsi’nin Şehname’sinden İskender’in ölen Dara’yı kucaklaması…

Sadi’nin Gülistan’ından güzel öğrencisine âşık olan hocanın hikâyesi… Nizami’nin Mahze Esrar’ından hekimlerin
yarışması…” İhtiyar ve kör nakkaşa öfkelenen öteki nakkaşlar, “Bunları biz de söylerdik,” demişler, meşhur

hikâyelerin en bilinen meclisleri bunlar.” İhtiyar ve nakkaş, çocuğun önüne bu sefer en zor resimleri koydurmuş
ve yine dikkatle dinlemiş onu. “Firdevsi’nin Şehname’sinden Hürmüz’ün hattatları zehirleyerek tek tek

öldürmesi,” demiş yine göğe bakarak. “Mevlana’nın Mesnevi’sinden, karısını ve karısının aşığını armut ağacının
tepesinde yakalayan kocanın kötü hikâyesi ve ucuz resmi,” demiş ve böyle böyle göremediği bütün resimleri

çocuğun tarifinden tanıyıp, kitapların ciltlenmesini sağlamış. Uluğ Bey Herat’a ordusuyla girdiğinde, ihtiyar
nakkaşa, usta nakkaşların görmekle anlayamadıkları hikâyeleri, kendisinin hiç görmeden çıkarabilmesinin sırrını

sormuş. “Sanıldığı gibi kör olduğum için hafızamın kuvvetli olması değil bunun nedeni,” demiş ihtiyar nakkaş.
“Ben yalnızca hikâyelerin hayallerle değil, kelimelerle hatırlandığını unutmuyorum hiç.” Uluğ Bey o kelimeleri

ve hikâyeleri kendi nakkaşlarının da bildiklerini, ama resimleri sıraya dizemediklerini söylemiş. “Çünkü,” demiş
ihtiyar nakkaş. “Onlar kendi hüner ve sanatları olan nakşı çok iyi düşünüyorlar, ama eski üstatların bu resimleri

Allah’ın hatıralarından yaptıklarını bilmiyorlar.” Uluğ Bey bir çocuğun bunu nasıl bilebildiğini sormuş. “Çocuk
bilmiyor,” demiş ihtiyar nakkaş. “Yalnızca kör ve ihtiyar bir nakkaş olarak ben, Allah’ın âlemi yedi yaşındaki

akıllı bir çocuğun görmek isteyeceği gibi yarattığını biliyorum. Çünkü Allah âlemi önce görülsün diye yarattı.
Sonra da gördüğümüzü birbirimizle paylaşalım, konuşalım diye kelimeleri verdi bize, ama biz kelimelerden

hikâyeler yaptık da nakşı bu hikâyeler için yapılır sandık. Oysa nakış doğrudan Allah’ın hatıralarını aramak,
âlemi onun gördüğü gibi görmektir.”

Cim

Nakkaş soyunun haklı ve ezeli korkusu körlük endişesi yüzünden bir dönem Arap nakkaşların gün doğarken
batıya, ufka uzun uzun baktıkları, bir asır sonra Şiraz’da çoğu nakkaşın sabahları aç karnına ceviz içiyle

dövülmüş gül yaprağı ezmesi yediklerini bilinir. Yine aynı dönem, Isfahanlı yaşlı nakkaşların vebaya yakalanır
gibi sırayla yakalandıkları körlüğün nedeni olarak gördükleri güneş ışığı doğrudan çalışma tahtalarına değmesin

diye, odanın yarı karanlık bir köşesinde ve çoğu zaman şamdanların ışığında çalışırlar ve Buhara’daki Özbek
nakkaşhanelerinde, üstatlar gün sonunda Şeyhlerce okunmuş bir suyla gözlerini yıkarlardı. Bütün bu usuller

içinde körlüğe en saf yaklaşanı, tabii ki, Herat’ta, büyük üstat Behzat’ın hocası üstat nakkaş Seyyit Mirek
tarafından bulunanıdır. Üstat nakkaş Mirek’e göre, körlük bir bela değil, bütün hayatını onun güzelliğine adayan

nakkaşa Allah’ın vereceği son mutluluktur. Çünkü nakış, Allah’ın âlemi nasıl gördüğünü nakkaşın aramasıdır ve
bu eşsiz görüntü, ancak yoğun bir çalışma hayatından sonra gözler yorulup, nakkaş iyice yıprandığında ulaşılan

körlükten sonra hatırlanarak olur. Demek ki, Allah’ın âlemi nasıl gördüğü bir tek kör nakkaşların hafızalarından
anlaşılır, ihtiyar nakkaş, bu hayal kendine geldiğinde, yani hatıralar ve körlüğün karanlığı içinde gözünün

önünde Allah’ın manzarası belirdiğinde, harika resmi el kendiliğinden kâğıda geçirebilsin diye, bütün hayatı
boyunca el alıştırması yapar. Dönemin Heratlı nakkaşları ve menkıbeleri üzerine de yazmış tarihçi Mirza

Muhammet Haydar Duglat’a göre, üstat Seyyit Mirek, bu nakış anlayışına, bir at resmi çizmek isteyen nakkaştan
misal de vermiş. Buna göre en yeteneksiz nakkaş bile, kafasının içi bomboş olduğu için, tıpkı bugünkü Frenk

ressamları gibi, bir ata baka baka at resmi çizerken bile, resmi hafızadan yapar. Çünkü, aynı anda hem ata hem
de üzerine atın resmini çizdiği kağıda kimse bakamaz. Önce ata bakar nakkaş, sonra aklındakini hemen kâğıda

çizer. Aradan göz kırpacak kadar bir zaman bile geçse bile nakkaşın kâğıda geçirdiği, görmekte olduğu at değil,
az önce gördüğü atın hatırasıdır ki, bu da en sefil nakkaş için bile, resmin ancak hafızayla mümkün olabileceğinin kanıtıdır. Nakkaşın faal meslek hayatını, daha sonra gelecek mutlu körlüğe ve körlerin hatıralarına
bir hazırlık olarak gören bu anlayışın sonucu olarak, dönemin Heratlı üstatları, kitapsever şahlar ve şehzadeler
için yaptıkları resimleri bir el alıştırması, bir temrin olarak görür, çalışmayı, durmadan çizmeyi ve günlerce dur
durak bilmeden şamdanların ışığında sayfalara bakmayı nakkaşı körlüğe götüren mutlu bir iş olarak kabul
ederlerdi. Üstat nakkaş Mirek, bütün hayatı boyunca kimi zaman tırnak, pirinç, hatta saç üzerine bütün
yapraklarıyla ağaçlar çizip körlüğe kasten ve hızla yaklaşarak, kimi zaman da mutlu ve güneşli bahçeler çizip
karanlığı ihtiyatla erteleyerek, bu en mutlu sona ulaşacağı en uygun zamanı aramıştır hep. Yetmiş yaşındayken
Sultan Hüseyin Baykara kilit üzerine kilit sakladığı hazinesinde birikmiş binlerce kitabın sayfalarını, bu büyük
üstadı ödüllendirmek için ona açtı. Üstat Mirek, silahlar, ipek ve kadife kumaşlar ve altın dolu hazine odasının
altın şamdanlarının ışığında Heratlı eski ustaların her biri birer efsane kitaplarının harika sayfalarına üç gün üç
gece hiç durmadan baktıktan sonra kör oldu. Allah’ın meleklerini karşılar gibi olgunluk ve tevekkülle karşıladığı
bu yeni durumundan sonra, büyük üstat bir daha hiç konuşmamış ve hiç de resim yapmamıştı. Tarihi Raşidi
yazarı Mirza Muhammet Haydar Duglat bunu, Allah’ın ölümsüz zamanının manzaralarına kavuşmuş bir
nakkaşın, sıradan ölümlüler için yapılan kitap sayfalarına artık hiçbir zaman geri dönememesiyle açıklar ve der
ki: Kör nakkaşın hatıralarının Allah’a ulaştığı yerde, mutlak bir sessizlik, mutlu bir karanlık ve boş sayfanın
sonsuzluğu vardır.

29
Sep

Bana Leylek Derler – ÜÇ NAKIŞ VE ZAMAN HİKÂYESİ

ÜÇ NAKIŞ VE ZAMAN HİKÂYESİ

Elif

Bundan üç yüz elli yıl önce, Bağdat’ın Moğolların eline düştüğü ve acımasızca yağmalandığı soğuk şubat günü
İbni Şakir, yalnız bütün Arap âleminin değil, bütün İslam’ın en namlı ve en usta hattatıydı ve genç yaşına

rağmen, Bağdat’ın dünyaca meşhur kütüphanelerinde onun yazdığı, çoğu Kuran-ı Kerim, yirmi iki cilt vardı. Bu
kitapların kıyamete kadar yaşayacağına inandığı için İbni Şakir, derin ve sonsuz bir zaman fikriyle yaşardı.

Birkaç içinde Moğol Hakanı Hülagü’nün askerlerince hepsi teker teker yırtılıp, parçalanıp, yakılıp, Dicle’nin
sularına atılan ve bugün bilinmeyen bu efsane kitaplardan sonuncusu için, bütün bir gece şamdanların titrek

ışığında kahramanca çalışmıştı. Güneşin doğuşuna sırtını dönüp, batıya, ufka bakmak, geleneğe ve kitapların
ölümsüzlüğü fikrine bağlı üstat Arap hattatlarının, beş asırdır körlüğe karşı göz dinlendirmek için başvurdukları

bir yol olduğu için, İbni Şakir, sabah serinliğinde Halife Camii’nin minaresine çıktı ve beş yüz yıldır sürüp
gitmekte olan bütün bir yazı geleneğini sona erdirecek her şeyi şerefeden gördü. Hülagü’nün acımasız

askerlerinin Bağdat’a girişini gördü ilk ve minarenin tepesinde kaldı. Bütün şehrin yağmalanışını ve yıkılışını,
yüz binlerce insanın kılıçtan geçirilişini, beş yüz yıldır Bağdat’a hükmeden İslam halifelerinin sonuncusunun

öldürülüşünü, kadınların ırzına geçilişini, kütüphanelerin yakılışını, on. binlerce cilt kitabın Dicle’ye atılışını
gördü. İki gün sonra, ceset kokuları ve ölüm çığlıkları içerisinde, atılan kitaplardan çıkan mürekkebin rengiyle

kırmızıya kesen Dicle’nin akışını seyrederken, güzel yazıyla yazdığı ve şimdi yok olmuş onca cildin bu korkunç
katliam ve tahribatın durdurulmasına hiç yaramadığını düşündü ve bir daha yazı yazmamaya yemin etti. Dahası,

o güne kadar Allah’a bir başkaldırı olarak gördüğü ve küçümsediği resim sanatıyla acısını ve gördüğü felaketi
ifade etmek geldi içinden ve hiçbir zaman yanından ayırmadığı kâğıda minareden gördüklerini resmetti. Moğol

istilası sonrası, İslam resminin üç yüz yıl süren gücünü ve onu puta tapanların ve Hıristiyanların resminden
ayıran şeyi, âlemin Allah’ın gördüğü yerden, yukarıdan, ufuk çizgisi çizilerek ve içten bir acıyla resmedilmesini

bu mutlu mucizeye borçluyuz. Bir de, İbni Şakir’in katliamdan sonra, elindeki resimler ve yüreğindeki nakış
azmiyle, kuzeye, Moğol, ordularının geldiği yöne yürüyüp, Çinli ustaların resmini öğrenmesine… Böylece, beş

yüz yıldır Arap hattatlarının gönlünde yatan sonsuz zaman fikrinin yazıda değil, resimde gerçekleşeceği

anlaşıldı. Bunun ispatı, kitapların, ciltlerin parçalanıp yok olması, ama içindeki resimli sayfaların, başka
kitapların, başka ciltlerin içine girerek sonsuza kadar yaşayıp Allah’ın âlemini göstermeye devam etmesidir.

Be

Her şeyin her şeyi tekrar ettiği ve bu yüzden yaşlanıp ölmek olmasa insanın zaman diye bir şeyin varolduğunu
hiç farkedemediği ve âlemin de zaman hiç yokmuş gibi hep aynı hikâyeler ve resimlerle resmedildiği hem eski

hem yeni bir zamanda, Fahir Şah’ın küçük ordusu, Selahattin Han’ın askerlerini, Semerkantlı Salim’in kısa
tarihinde de anlattığı gibi, “perişan” etti. Muzaffer Fahir Şah, esir aldığı Selahattin Han’ı işkenceyle öldürttükten

sonra, gelenek olduğu üzere, ilk iş olarak kendi mührünü vurmak için rahmetlinin kütüphanesini ve haremini
ziyaret etti. Kütüphanede tecrübeli ciltçisi, ölü şahın kitaplarını parçalayıp, sayfalarını karıştırıp, yeni ciltler

yapmaya, hattatları ketebelerdeki “her zaman galip” Selahattin Han’ın adını “Muzaffer” Fahir Şah’ın adıyla
değiştirmeye ve nakkaşları kitapların en güzel resimlerine ustaca işlenmiş rahmeti Selahattin Han’ın şimdiden

unutulmaya yüz tutmuş yüzünü silip yerine, Fahir Şah’ın daha genç yüzünü resmetmeye giriştiler. Hareme
girince Fahir Şah, en güzel kadını hemen bulmakta hiç zorlanmadı, ama ona zorla sahip olmak yerine, kitaptan

ve nakıştan anlayan ince biri olduğu için, gönlünü kazanmaya karar verdi ve konuştu onunla. Böylece, rahmetli
Selahattin Han’ın güzeller güzeli ve gözü yaşlı karısı Neriman Sultan, yeni kocası olacak Fahir Şah’tan tek şey

istedi. Leyla ile Mecnun’un aşkını anlatır bir kitapta, Leyla olarak çizilmiş Neriman Sultan’ın karşısına, Mecnun
olarak yüzü çizilmiş rahmetli kocası Selahattin Han’ın yüzünün kazılıp silinmemesiydi isteği. Kocasının yıllardır

yaptırdığı kitaplar aracılığıyla elde etmeye çalıştığı ölümsüzlük hakkı, hiç olmazsa bir sayfada, rahmetliden
esirgenmemeliydi. Muzaffer Fahir Şah bu basit isteği cömertçe kabul etti ve bir tek o resme nakkaşlar

dokunmadı. Böylece, Neriman ile Fahir hemen seviştiler ve kısa sürede birbirlerini sevip geçmişin korkunçluğunu unuttular. Ama Fahir Şah, Leyla ile Mecnun cildindeki o resmi unutamadı. Ona huzursuzluk
veren karısının eski kocasıyla resmedilmesi ya da kıskançlık değildi, hayır. O harika kitapta, eski efsanelerin

içinde resmedilmediği için, karısıyla birlikte sonsuz zamana, ölümsüzlerin arasına karışamamaktı içini kemiren.
Bu şüphe kurdu beş yıl içini kemirdikten sonra, Fahir Şah, Neriman ile uzun uzun seviştiği mutlu bir gecenin

sonunda, elinde şamdanı, kendi kütüphanesine gizlice hırsız gibi girdi, Leyla ile Mecnun cildini açtı ve
Neriman’ın rahmetli kocasının yüzü yerine, Mecnun olarak kendi yüzünü işlemeğe girişti. Ama nakşı seven pek

çok han gibi, acemi bir nakkaştı ve kendi yüzünü iyi çizemedi. Böylece, bir şüphe üzerine sabah kitabı açan
kitapdârı, Neriman yüzlü Leyla’nın karşısında rahmetli Selahattin Han’ın yüzü yerine, yeni bir yüz belirdiğini,

ama bu yüzün Fahir Şah’ın değil, baş düşmanı genç ve yakışıklı Abdullah Şah’ın resmi olduğunu ilan etti. Bu

dedikodu Fahir Şah’ın askerlerinin maneviyatını bozduğu gibi, komşu memleketin genç ve saldırgan yeni
hükümdarı Abdullah Şah’a da cesaret verdi. O da, ilk savaşta Fahir Şah’ı bozguna uğrattı, esir alıp öldürttü,

haremine ve kütüphanesine kendi mührünü vurdu ve her zaman güzel Neriman Sultan’ın yeni kocası oldu.

Cim

İstanbul’da nakkaş Uzun Mehmet, Acem ülkesinde Muhammed , Horasani diye bilinen nakkaşın hikâyesi

çoğunlukla nakkaşlar arasında uzun ömür ve körlüğe misal olsun diye anlatılır, ama aslında nakış ve zaman
konusunda bir meseldir. Dokuz yaşında bir çırak olarak mesleğe girişine bakılırsa, aşağı yukarı yüz on yıl kör

olmadan nakış yapan bu üstadın en büyük özelliği, özelliksizliğidir. Ama burada kelime oyunu yapmıyor, içten
bir övgü sözü söylüyorum. Her şeyi, herkes gibi, daha çok da eski büyük üstatların tarzında resmederdi ve bu

yüzden en büyük üstattı. Alçakgönüllülüğü, Allah’a hizmet olarak gördüğü nakış işine bütünüyle bağlılığı, onu
çalıştığı bütün nakkaşhanelerin içerisindeki kavgalardan ve yaşı uygun olmasına rağmen başnakkaş olma

heveslerinden uzak tuttu hep. Bütün nakış hayatı boyunca, yüz on yıl kenarda köşede kalmış ayrıntıları, sayfanın
köşesini doldurmak için çizilen otları, ağaçların binlerce yaprağını, bulutların kıvrımlarını, atların tek tek

taranması gereken yelelerini, tuğla duvarları ve birbirini hep tekrar eden sayısız duvar süsünü ve çekik gözlü,
ince çeneli, hepsi birbirinin aynı on binlerce yüzü sabırla nakşetti. Çok mesuttu ve çok sessizdi. Kendini hiç

ortaya çıkarmaya, üslup ve kişilik taleplerinde bulunmaya kalkmadı. O ara hangi hanın ya da şehzadenin
nakkaşhanesi için çalışıyorsa, orayı bir ev, kendini de o evin bir eşyası olarak gördü. Hanlar, şahlar birbirlerini

boğazlayıp, nakkaşlar da harem kadınları gibi şehirden şehire yeni efendilere gidince, yeni nakkaşhanenin
üslubu, onun çizdiği yapraklarda, çimende, eşyaların kıvrımında, onun sabrının gizli kıvrımlarında belirirdi ilk.
Seksen yaşındayken onun ölümlü olduğu unutuldu da, resmettiği efsaneler içinde yaşadığına inanılmaya
başlandı. Belki de bu yüzden, onun zamanın dışında varolduğunu, bu yüzden yaşlanıp da ölmeyeceğini söylerdi
bazıları. Evsiz, yurtsuz hayatını nakkaşhane odalarında, çadırlarında geceleyerek ve vaktinin çoğunu kâğıda
bakarak geçirmesine rağmen, sonunda kör olmamasını da, onun için zamanın durduğu mucizesiyle açıklayanlar
vardı. Bazıları da aslında kör olduğunu, ama her şeyi ezberden çizdiği için nakşetmek için artık görmesine gerek
kalmadığını söylerdi. Hayatında hiç evlenmemiş, hiç sevişmemiş bu efsane üstat, yüz yıl çizdiği çekik gözlü,
sivri çeneli ve ay yüzlü güzel erkek örneğine, Çinli ve Hırvat kırması kanlı canlı on altı yaşında bir çırak olarak
Şah Tahmasp’ın nakkaşhanesinde yüz on dokuz yaşında rastlayınca, haklı olarak hemen ona âşık oldu ve
inanılmaz güzellikteki oğlan çırağı elde etmek için, gerçek bir âşığın yapacağı gibi nakkaşlar arasında iktidar

kavgalarına, dolap çevirmeye girişip, yalana, dolana, hileye verdi kendini. Yüz yıl boyunca uzak kalmayı
başardığı gününün taleplerine yetişmeğe çalışmak, Horasanlı üstat nakkaşı önce canlandırdıysa da, eski efsane

zamanların sonsuzluğundan da kopardı. Güzelim çırağı seyre daldığı bir ikindi vakti, açık pencere önünde
Tebriz’in soğuk rüzgârıyla üşüttü, ertesi gün hapşırırken kör oldu ve iki gün sonra nakkaşhanenin yüksek taş

merdivenlerinden düşüp öldü.

….

Elif,” dedim. “Minareli birinci hikâye, nakkaşın hüneri ne olursa olsun kusursuz resmi yapanın zaman
olduğunu gösterir. Be: Haremli, kitaplı ikinci hikâye, zamanın dışına çıkmanın tek yolunun hüner ve nakış
olduğunu gösterir. Üçüncüsünü de seni söyle o zaman.”
“Cim!” dedi Kara kendine güvenle. “Yüz on dokuz yaşındaki nakkaşın üçüncü hikâyesi de, elif ile beyi
birleştirir ve kusursuz hayattan ve nakıştan ayrılanın zamanı biter ve ölür, işte bunu gösterir.”

29
Sep

Bana Kelebek Derler – ÜSLUP VE İMZA

ÜSLUP VE İMZA

Nakşı göz zevki ve imanı için değil de parası ve namı için yapan soysuzlar çoğaldıkça, dedim, üslup ve imza merakı gibi daha pek çok çirkinlik ve tamahkârlık göreceğiz demektir. İnanarak değil, usûldendir diye yapıyordum bu girişi: Çünkü hakiki yetenek ve hüner, altın ve ün sevgisiyle bile bozulmaz. Hatta, doğrusunu söylemek gerekirse, bana olduğu gibi, para ve ün hüner sabibinin hakkıdır ve onu aşka getirir. Ama bunu söylersem, nâkkaşlar bölüğünün kıskançlıktan kuduran sıradan nakkaşları, açık verecek bir söz ettim diye üzerime gelirler de bu işi onlardan daha çok sevdiğimi kanıtlamak için pirinç üzerine ağaç resmederim. Frenk etkisiyle Batı’dan ve cizvit papazlarının götürdüğü resimlere kanıp yoldan çıkmış bazı zavallı Çinli üstatların etkisiyle Doğu’dan bu üslup, imza ve şahsiyet heveslerinin tâ yakınımıza kadar geldiğini bildiğim için sizlere bu konuda kıssa olacak üç hikâye anlatayım.

ÜÇ ÜSLUP VE İMZA MESELİ

Elif

Bir zamanlar Herat’ın kuzeyindeki dağlardaki kalesinde nakşa ve resme meraklı bir genç han yaşamış.
Haremindeki kadınlardan yalnızca birini severmiş bu han. Deli gibi sevdiği bu güzeller güzeli Tatar kızı da hana
aşıkmış. Sabahlara kadar terleye terleye öyle çok sevişirlermiş ve öyle mutluymuşlar ki hayatları hep böyle
sürsün isterlermiş. Bu dileklerini gerçekleştirmenin en iyi yolunun da kitapları açıp eski üstatların yaptığı harika
ve kusursuz resimlere saatlerce, günlerce bakmak, hiç durmamacasına bakmak olduğunu keşfetmişler. Aynı
hikâyelerin hiç şaşmadan, hep birbirini tekrar eden kusursuz resimlerine baktıkça, zamanın durduğunu ve
hikâyede anlatılan altın devrin mutlu zamanına kendi mutluluklarının karıştığını hissederlermiş. Hanın
nakkaşhanesinde aynı resimleri aynı kitapların sayfaları için yeniden aynı kusursuzlukla yapan ustalar ustası bir
de nakkaş varmış. Âdet olduğu üzere usta nakkaş, Ferhat’ın Şirin’e olan aşkından acı çekişinin, Mecnun ile
Leyla’nın birbirlerini görüp hayranlık ve özlemle bakışmalarını ya da Hüsrev ile Şirin’in Cennet misali masal
bahçesinde birbirlerini çift anlamlı, manidar bakışlarla süzmelerini bir kitap sahifesinde resmederken âşıkların
yerine Han ile Tatar güzelinin resmini çizermiş. Han ile sevgilisi bu sayfalara bakınca kendi mutluluklarının hiç
bitmeyeceğine iyice inanır, usta nakkaşı övgüye ve altına boğarlarmış. İltifat ve altının çokluğu usta nakkaşı
sonunda yoldan çıkarmış ve Şeytan’ın da dürtmesiyle resimlerinin kusursuzluğunu eski üstatlara borçlu olduğunu
unutmuş ve kendi şahsiyetinden de bir parça koyarsa resimleri daha da beğenilir sanmış gururla. Oysa, usta
nakkaşın yaptığı bu yenilikleri, kişisel üslup izlerini, han ile sevgilisi birer kusur olarak görüp huzursuz olmuşlar.

Uzun uzun baktığı resimlerde eski mutluluklarının şurasından burasından bozulduğunu hissedince Han, önce
sahifelerde o resmediliyor diye Tatar güzelini kıskanmış. Sonra o güzel Tatarı kıskandırmak için başka bir cariye

ile sevişmiş. Harem dedikoducularından bunu öğrenmek o kadar kederlendirmiş ki Tatar güzelini, kendini
Harem avlusundaki sedir ağacına sessizce asmış. Yaptığı yanlışı farkeden ve bunun arkasında nakkaşın kendi

üslup merakı olduğunu gören Han da Şeytan’ın kandırdığı ustayı aynı gün kör ettirmiş.

Be

Doğu memleketlerinin birinde nakışsever mutlu ve yaşlı bir padişah varmış, yeni evlendiği güzeller güzeli Çinli
karısıyla çok mutlu yaşarmış. Derken padişahın önceki karısından yakışıklı oğluyla genç karısının gönülleri

birbirine kaymış. Babasına ihanetten ödü kopan oğul, yasak aşkından utanıp kendini nakkaşhaneye kapatıp
resme vermiş. Aşkının kederi ve gücüyle resmettiği için resimlerinin her biri o kadar güzel olurmuş ki, bakanlar

eski üstatlarınkinden ayıramazlar, padişah baba da oğluyla çok gururlanırmış. Çinli genç karısı ise resimlere
bakıp, “Evet, çok güzel” dermiş. “Ama yıllar geçecek, bu güzelliği onun yaptığını imza atmazsa kimse bilmeyecek.” “Oğlum resme imza atarsa eski ustaları, taklitle yaptığı bu resmi haksız olarak kendi üzerine almış

olamaz mı?” dermiş padişah. “Üstelik imza atarsa resmim benim kusurumu taşıyor demiş olmaz mı?” Yaşlı
kocasını ikna edemeyeceğini anlayan Çinli karısı, bu imza lakırdılarını, nakkaşhaneye kendini kapatmış olan

genç oğula duyurmayı sonunda başarmış; Dahası, aşkını içine gömmek zorunda kaldığı için gururu kırık olan
oğul, güzel ve genç üvey anasının verdiği bu akıla, Şeytan’ın da teşvikiyle kanıp bir resmin köşesine, duvarla

otların arasında, hiç görülmez sandığı bir köşeye imzasını atmış. İmzaladığı ilk resim ise Hüsrev ile Şirin’den bir
meclismiş. Hani bilirsiniz: Hüsrev, Şirinle evlendikten sonra ilk evliliğinden olan oğlu Şiruye, Şirin’e âşık olur

ve bir gece camdan girip hançerini Şirin’in yanında yatan babasının ciğerine daldırıverir. İşte, ihtiyar padişah
oğlunun yaptığı bu meclisi gösteren resme bakarken, birden resimde bir kusur sezmiş; imzayı gördüğü, ama pek

çoğumuzun yaptığı gibi, gördüğünü farketmediği için resimden ona yalnızca “bu bir kusurlu resim,” duygusu
geçmiş. Bu eski üstatların yapacağı bir şey olmadığı için ihtiyar padişah telaşa kapılmış. Çünkü bu, okuduğu cilt

bir hikâyeyi, bir efsaneyi değil, bir kitaba en yakışmaz şeyi, bir hakikati anlatıyor demekmiş. İhtiyar bunu
sezince korkmuş. Aynı anda da, nakkaş oğlu tıpkı yaptığı resimdeki gibi, pencereden içeri girmiş ve resimdeki

kadar iri hançerini babasının korkudan büyüyen gözlerine bakmadan göğsüne daldırmış.

Cim

Bundan iki yüz elli yıl önce Kazvin’de kitap süslemenin, hattın ve nakşın en itibarlı, en sevilen .sanatlar
olduğunu Raşidüddini Kazvini tarihinde keyifle yazar. Kazvin’de o sırada tahtında oturan, Bizans’tan Çin’e kırk

memlekete hükmeden (nakış sevgisi bu büyük gücün sırrı olabilir) zamanın şahının, ne yazık ki, erkek evladı

yokmuş. Ölümünden sonra fethettiği memleketler bölünmesin diye şah, güzel kızına akıllı bir nakkaş koca
bulmaya karar verince, nakkaşhanesindeki üçü de bekâr üç büyük genç üstat arasında bir yarışma açmış.

Raşidüddin’in tarihine göre, yarışmanın çok basit bir konusu varmış: Kim en güzel resmi yapacak! Tıpkı
Raşidüddin gibi, genç nakkaşlar da bunun eski üstatlar gibi resmetmek olduğunu bildikleri için, üçü de, en

sevilen bir meclisi çizmişler. Cennet misali bir bahçede, servi ve sedir ağaçları, ürkek tavşanlar ve telaşlı
kırlangıçlar arasında aşktan kedere boğulmuş, gözü yerde bir güzel kız. Birbirlerinden habersiz aynı resmi, tıpkı

eski üstatlar gibi çizen üç nakkaştan en çok farkedilmek isteyeni ise, resmin güzelliğini sahiplenmek için
bahçenin en kuytu yerine nergis çiçekleri arasına imzasını gizlemiş. Ama kendisinin eski üstatların alçakgönüllülüğünden uzaklaştıran bu küstahlığı yüzünden derhal Kazvin’den Çin’e sürülmüş. Böylece öteki iki

nakkaş arasında yeniden bir yarışma açılmış. Bu sefer ikisi de güzel bir kızı harika bahçede at üzerinde gösterir
şiir kadar güzel birer resim çizmişler. Nakkaşlardan biri, fırçasının sürçmesi yüzünden mi, yoksa mahsus mu,

bilinmez, Çinli gibi çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli kızın beyaz atının burnunu biraz tuhaf çizmiş: Bu hemen,
baba kız tarafından bir kusur olarak görülmüş. Gerçi imza atmamışmış bu nakkaş, ama harika resminde atın

burnuna ustaca bir kusur yerleştirmişmiş ki farkedilsin. Kusur üslubun anasıdır, demiş Şah ve bu nakkaşı da
Bizans’a sürmüş. Hiçbir imzasız, hiçbir kusursuz, tıpkı eski üstatlar gibi çizen hünerbaz nakkaşın, şahın kızı ile

düğününün hazırlıkları yapılırken, Raşidüddini Kazvini’nin o kalın tarihine göre, son bir gelişme daha olmuş:
Düğünden bir gün önce, şahın kızı, ertesi gün kocası genç ve yakışıklı büyük üstadın yaptığı resme bütün gün

kederle bakmış. Akşam karanlığı çökerken babasının yanına çıkmış: “Eski üstatlar, harika resimlerinde güzel
kızları Çinliler gibi çizerlerdi ve bu Doğu’dan gelen şaşmaz bir kuraldır, evet doğru,” demiş. “Ama birini
sevdiklerinde bu güzelin kaşına, gözüne, dudağını saçına, gülüşüne, hatta kirpiğine sevdikleri güzelden bir iz, bir
şey koyarlardı. Resimlerine yerleştirdikleri bu gizli kusur, onların aşklarının ancak kendilerinin ve sevgililerinin
bilebileceği işaret olurdu. Ata binen güzel kızın resmine bütün gün baktım, babacığım, benden hiç iz yok onda!
Bu nakkaş belki bir büyük usta, hem de genç ve yakışıklı, ama beni sevmiyor.” Böylece Şah düğünü hemen iptal
etmiş ve baba kız ömürlerinin sonuna kadar birlikte yaşamışlar.
“Üslup denen şeyi başlatan kusur, o zaman, bu üçüncü hikâyeye göre,” dedi Kara pek kibar, pek saygılı bir
edayla. “Nakkaş âşık olduğu güzelin yüzünün, gözünün, gülüşünün gizli işaretinden mi çıkıyor?” “Hayır,” dedim kendimden emin ve mağrur bir edayla. “Üst nakkaşın sevdiği kızdan resmine geçen şey,
kusur değil kural olur sonunda. Çünkü bir süre sonra, herkes üstadı taklitle kızların yüzünü o güzel kızınki gibi
resmetmeye başlar.”

 
Biraz sustuk. Anlattığım üç hikâyeyi pür dikkat dinleyen Kara’nın, sofada, yan odada gezinen güzel karımın

tıkırtılarına dikkat kesildiğini görünce gözlerimi gözlerinin içine diktim.
“Birinci hikâye üslubun bir kusur olduğunu gösterir,” dedim. “İkinci hikâye kusursuz resmin imza istemediğini gösterir. Üçüncü hikâye de, birinciyle ikincinin aklını birleştirir ve o halde imza ve üslup kusurla
küstahça ve aptalca böbürlenmekten başka bir şey değildir, bunu gösterir.”

27
Sep

Benim Adim Kirmizi

Bu şahane kitaba eleştiri yazmayı kendimi borç bilirim.

“Bu dünyanın güzelliği ve sırrı ancak ona sevgiyle gösterilen dikkat, ilgi ve şefkatle ortaya çıkar”

“Sen hic at resmi gordun mu?”

“Biz Ademogullari, vicdanimiz ve aklimizla bir seyin cirkin ve yanlis oldugunu bilmemeize ragmen o seyden cok zevk de alabiliriz”

 

Kafamdan bu kitabi gecirdigimde sahneler kenarlardan ortaya dogru hizlica hareket edip, sonunda rengarenk bir filmi, biraz tozlu, huzunlu kahverengi tonlarinda cevirmeye basliyor. Bir yandan Kara’nin o ne kadar yaslanirsa yaslansin evrenin sirrini kavramasina engel olan mongol, derinliksiz, ezbere bakis acisi ama ayni zamanda kalbi hassas, askla dolu halleri; bir yandan Sekure’nin edepsiz ama bir o kadar evcil, cocuklarina asik, disaridan sert gozuken halbuki icinde yarali ve deli gibi kararsiz durumlari aklima geliyor.
Kitap incremental bir sekilde ileriliyor, zeminini hazirlamadigi veya oncesinden bilinmesi gereken bilgileri cok iyi bir sekilde okuyucuya yediriyor ve bu sayede sonraki bolumlerin de tipki ilk bolumler gibi harikaliktaki devamliligini surduruyor. O yuzden cok guzel bir kitap diyoruz zaten: gerekli altyapiyi sagladiktan sonra anlatmak istedigi dusunceyi veriyor ve her bolumde daha fazla ilgimizi cekiyor.

3 usta nakkasin, Kelebek, Leylek, Zeytinin anlattigi 3er hikaye belki de butun kitabin ozeti olarak gosterilebilir; zira Kelebek, Uslup ve Imza ilgili, Leylek, Nakis ve Zaman, Zeytin de Korluk ve Hafiza uzerine ucer hikaye anlatiyor… Bilmiyorum bu hikayeleri kac sefer ardarda okudugumu ama hala okumaya doyamiyorum. Ayrica bana kalirsa anlasilirlik acisindan da cok dogru bir sira takip edilmis ve anlasilmasi en zor konu oan Korluk ve Hafiza’yi Zaytin’e anlattirarak, onu benim gozumden digerlerinden farkli olmasini ve de ondan suphelenmemi saglamistir.

Read more

26
Feb

The tree of life – Hayat ağacı

Keske filmi izler izlemez bu postu yazmaya başlasaydım da o şahane görüntüleri, enfes benzetmeleri ve evrenin yasam öyküsünün nasıl birebir insan yasamı ile aynı olduğunu hatırlamak daha kolay olurdu.

Nasıl ki insan doğup büyüyüp oluyorsa evren de aynı aşamalardan geçerek nihayete erecektir, sadece biz bunu algilayabilecek genişlikte bilgiye sahip değiliz henüz. Aslında cok kişisel bir film izliyoruz çünkü Malick’in müzik ile ilgilenen kardesi intihar etmiş ve Malick de hep kendini bunun yüzünden suçlu hissetmistir, belki de kardeşine adadığı bir ağıt, bir merasim, bir şölen olarak da anılabilecek bir film.

Evrendeki yıkımın aslında bir yokolus olmadıgı, bunun bir degisim, dönüşüm olayi olduğu gibi insandaki yıkımlar da (evladının ölmesi) bir yıkım değildir, sadece madde form değiştirmiştir tıpkı insanın da yeterli bilgiye sahip olduğu zaman form değiştirdiği gibi (ilkokul, lise, üniversite en basit tabiriyle).

Yüksek binalar arasında kameranın ağaca odaklanıp yapayliklar arasındaki doğallığı göstermeye çalısmasını her çağda vuku bulan eskiyi özleme, nostalji hastalığı olarak görüyorum zira insanların gecmiste özledikleri seyler eminim ki kendinden önceki zamana göre de yeni olan seylerdi, o yuzden bana banel bir vurgu olarak geldi. Read more

26
Feb

Pimi çekilmiş bomba

Pimi çekilmiş bir bombadir her bebek doğduğunda. Kiminin erken sürer patlaması, kiminin öldüğünde; kimisi yıllar boyu dinler tik tak sesini, kimisi pimi bilmez çekildiğini. Eninde sonunda kurtuluş gerçekleşir ve bomba bombalığından cikip; barutun, metalin, kukurtun olduğu evrene geri doner, onların nefeslendigi havadan solur ve bir daha patlama ihtiyacı olmaz, zira patlamanın verdigi genişlik ona o kadar haz verir ki artık neden bir avuca sığmak istesin ki, bir kere hazzın sarhoşluğundan bir zamanlar bomba olduğunu coktan unutmuştur, o yüzden yalnızdir yeni doğan tüm bebekler.